Haber kapak görseli
Genel
7 dk okunma süresi
Pozitif

Ben sende anlam bulurum: Paylaşmanın gücü

İçeriği Paylaş

Sahip olmadığımızı vermek kolay, peki ya gerçekten elimizde olanı paylaşabiliyor muyuz? Bu çarpıcı hikâye, insanın neden verdikçe çoğaldığını ve paylaşmadıkça nasıl eksildiğini derin bir yüzleşmeyle hatırlatıyor. Öteki için yaptığın her iyilik, kendin için yaptığın en büyük iyiliktir.

Yazı: Anıl Şehirlioğlu

  • 10 milyonun olsaydı bir milyonunu bana verir miydin?
  • Sen benim çocukluk arkadaşımsın. 10 milyonum olsa tabii ki bir milyonunu hiç düşünmeden sana verirdim.
  • 10 tane evin olsaydı bir tanesini bana verir miydin?
  • Hem de seve seve verirdim.
  • 10 tane araban olsaydı bir tanesini bana verir miydin?
  • Elbette verirdim.
  • 10 tane yazlığın olsaydı bir tanesini bana verir miydin?
  • Tabii ki verirdim.
  • 10 tane teknen olsaydı bir tanesini bana verir miydin?
  • Kesinlikle verirdim.
  • 10 tane cep telefonun olsaydı bir tanesini bana verir miydin?
  • Verirdim.
  • 10 tane gömleğin olsaydı bir tanesini bana verir miydin?
  • Vermezdim.
  • Nasıl yani?
  • Vermezdim.
  • Milyonlarını, arabalarını, evlerini, teknelerini, yazlıklarını paylaştın benimle. Gömleklerini niye paylaşmıyorsun?
  • Çünkü benim 10 tane gömleğim var, diğerleri yok.

Sarsıcı bir gerçeklik bu ama açık yüreklilikle üzerinde durmak, adalet terazisinin kefelerine yeniden bakmak ve samimi olmak şartıyla dönüp, içimize gizlediğimiz bu amansız kaçışla yüzleşmemiz gerekiyor. Hayali bir serveti bol keseden dağıtmak, elinde olmayanı vermek, olanı vermekten her zaman hep çok daha kolay olmuştur. Rahatlatır da kuşkusuz! “Aslında dünyanın en iyi, en paylaşımcı, zenginliği en çok hak eden, paylaşmaya ve vermeye fazlasıyla odaklı, eli açık, yardımsever insanı benim ama yazık ki yeterli imkânım yok. Dolayısıyla bu işten ben değil, kader utansın” demenin verdiği suçsuzluğun, masumiyetin hafifliğini yaşıyor olmak da son derece konforlu.

Olmayan şeyleri bol keseden dağıtıp, paylaşmanın olağanüstü güçlü enerjisiyle ruhumuzu, gönlümüzü sağaltıp, geçici ama etkili rahatlamalar yaşamayı tercih ediyor, sonrasında derin bir boşluğa ve anlamsızlık çukuruna düşüyoruz.

Neden?

Çünkü olmayanı vermek, olanı vermekten daha çok eksiltir insanı. Olmayan üzerinden ahkam kesmek, sahte kahramanlıklar kadar kırar, yaralar, değersizleştirir, anlamsızlaştırır. İnsan verdiğinde değil, vermediğinde eksilir. Vermeyerek, paylaşmayarak eksilmek insanı değersiz hissettirir, değersizlik hissi de doğal olarak öfke patlamalarına, mutsuzluğa, umutsuzluğa, depresyona hatta kayıtsızlığa yol açar. Kayıtsızlık bir kaçıştır. Acıdan kaçış!

Kayıtsızlıkla acıdan kaçılıyor

“Bana ne, her şeyi ben düşünemem ki? Beni hiç ilgilendirmiyor, biraz da başkaları düşünsün, dünyayı ben mi kurtaracağım?” düşüncesi, insanı kendisi dışındaki her şeye, herkese yani ötekine karşı kayıtsız kılar. Kayıtsızlık; bir umursamazlıktan, duyarsızlıktan ziyade acıdan kaçış yoludur. Acıyla baş edemeyen, hayal kırıklığıyla, kaygıyla, belirsizlikle, değersizlikle baş edemeyen insan kayıtsızlık geliştirir. Dolayısıyla yaşamın içinde anlam bulacağı her şeyin içini kendi eliyle boşaltmış, kendi ayağıyla hayatının anlamından kaçmış olur.

Farkında mısın?

Sadece paylaşmak kavramı üzerinden ilerleyerek çağın majör psikolojik sorunlarının içinden, aslında en basit çözüm yolunu hatırlayarak geçmek ne kadar da mümkün? Çözüm gerçekten çok basit, çok aşikar... Vermek, paylaşmak; hepsi bu! Ne yazık ki paylaşmanın gücüne karşı da derin bir kayıtsızlık geliştirmiş durumdayız. Çünkü paylaşırken hesaplaşmak istiyoruz.

“Hep ben mi vereceğim, enayi miyim? Ben veriyorum ama kimsenin bana bir şey verdiği yok!” hesaplaşması yazık ki insanı bir girdaptan alıp, başka bir anlamsızlık girdabının içine atar. O halde ne yapmalı?

Bu durum canını sıkabilir ama şunu kabul ederek yola çıkmakta büyük fayda var:

“Dünya sana borçlu değil!”

Buraya alacaklarını tahsil etmeye gelmişsin gibi davranma.

Evet, fazlasıyla manipüle edildin. İzlediğin filmlerden okuduğun kitaplara, satın aldığın ürünlerden edindiğin sosyal yaşam dinamiklerine ve dijital medya platformlarının içeriklerine kadar dünyanın senin için yaratıldığı bilgisine maruz kaldın.

“Dünyanın bütün nimetleri senin için yaratıldı çünkü sen hepsini hak ediyorsun. Uzan ve hakkın olan ihtişamı, zenginliği, sonsuz hazzı ve sana layık görülen peygamberliğini al şu dünyadan” inancıyla paralize edildin. Ama işin aslı öyle değil! Dünyanın bize borcu yok. Kendisinin alacaklısı değil, ziyaretçisiyiz. Misafirperverliğine teşekkür edip, mahcup etmeden, kendisine zarar vermeden, bizden sonra da yeni misafirlerini sağlıkla ağırlamaya devam etmesi açısından doğasını kirletmeden, düzenini bozmadan, evini başına yıkmadan, havasını kirletmeden, suyunu kurutmadan, neşesini kırmadan çekip gideceğiz.

Dolayısıyla almaya değil de vermeye geldiğimizi hatırlarsak, bu karşılaşma, bu yolculuk, bu eşsiz deneyim, bu şahane misafirlik hepimiz için birer serüvene dönüşür.

Bu, milyonlarca yıldır bizden gizlenen bir bilgiydi de biz ancak şimdi mi ayılmaya ve uyanmaya başladık?

Hayır!

İnsanoğlunun öğrendiği en eski bilgilerden biriydi bu. Gılgamış Destanı’nda da alacaklı olmadığımızı ve kalıcı olmayacağımızı okuduk, dört kitapta da! Fakat yükselen kapitalizm, gelişen tüketim toplumları, liberalizm, neoliberalizm, bireylerin topluma ve kendilerine yabancılaşması, giderek yalnızlaşması, aşırı tüketim çağı insanının hızla narsistleşmesi bildiğimizi bize unutturdu mu?

Unutturdu!

İyiliğe karşılık beklemeli mi, beklememeli mi?

İyi şeyler yapmak, faydalı değerler üretmek, doğaya ve canlılığa kıymetli katkılar sunmak, beslemek, büyütmek, geliştirmek, vermek için geldiğimiz dünyanın alacaklısı olmaya ikna olduk mu? Olduk.

Tam da bu yüzden bir daha hiçbir şey tatmin etmez, mutlu etmez, değerli hissettirmez oldu. Yaşamlarımızın içine para, kariyer, süslü eşyalar, arabalar, evler, imajlar, sosyal medyalar, diziler, filmler, kitaplar, etkinlikler, spor, yoga, hobiler, müzikler, danslar, alışverişler, etkileşimler bolca girdiği halde, tuhaf bir biçimde yaşamlarımızda anlam eksildi. Her şey var ama bir şey yok gibi... Bütün bu konfor nesneleri iyi ki var ama sanki tam olarak tatmin etmiyor, mutlu hissettirmiyor, anlık rahatlamalar sağlıyor ama sonra etkisi bitip, gidiyor gibi geliyor. Sürekli bir şeyler ediniyoruz ama edindikçe azalıyor, eksiliyor gibiyiz.

Karşılığı olmayacaksa selam bile vermekten imtina ediyoruz. Rengarenk açmayacaksa, çiçeğe su veresimiz bile yok. Güzel görünmeyecekse ve uysal olmayacaksa hiçbir kediyi eve sokasımız yok. “Allah razı olsun” demeyecekse, kimsenin karnını doyurasımız yok. İleride yardımı dokunmayacaksa kimsenin işini halledesimiz yok. Bildiklerimizi paylaşırken bile cimriyiz. Karşılık görmeden verdiğimiz su için bile hayıflanıyoruz, karşılıksız sevdiğimiz için bile nefret ediyoruz kendimizden; suçluyoruz kendimizi, aşağılıyoruz, “Aptalın teki olduğum için sevdim” diyoruz. Karşılığında iyilik görmek için tercih ediyoruz iyi olmayı. Muhtemelen iyi mi, kötü mü olduğumuzun bile farkında değiliz artık çünkü koşullara göre şekil alıyoruz. Başkalarından koparabildiğimiz her şey ama her şey başarımıza, zaferimize dönüştü giderek. Öyle ya da böyle başkasından koparıp, alabildiğimiz şeyleri kazancımız varsayıyoruz. Ne yapalım hayat böyle, kural bu diyerek meşrulaştırarak başkalarından aldıklarımızla kısa süreli zevkler, zafer duygusu ve tatmin yaşıyoruz. Kazandık sanıyoruz ama bakıyoruz ki eksilip duruyoruz günden güne...

İnsan, ötekini (başkalarını, kendisi dışındakileri) düşünerek yaşamayı bıraktığı an; aslında en çok kendini yaşamayı, hayatını anlamlandırmayı, yaşam coşkusunu ve yaşamdan tatmin olma deneyimini terk etmiş olur. Çünkü insan, ötekidir. Ben dediğimiz şey; ötekiyle var olur, ötekiyle şekillenir, ötekiyle deneyimlenir. İnsanın kendini deneyimlemesi, ötekiyle mümkündür.

Ben “sen”de anlam bulurum. Sen benim için bir şey yap diye değil, ben senden kendimi sorumlu varsayarak dünyaya kattığım her şeyle kendime de değer katarım, yaşamıma anlam katarım ve sen de dahil hiç kimseden bunun bedelini ödemesini beklemem.

Paylaşmak; hayata sadece anlam katmaz, sadece psikolojik bir iyileşme sağlamaz, kendini değerli hissetmeni desteklemez, paylaşmak eşsiz bir doyum ve tatmin deneyimi yaşatır. İnsan doyum ve tatmin hissetmediği müddetçe, dünyanın alacaklısı olarak elleri boş kalmaya mahkumdur ve bunun için vermesi, paylaşması gerekir. Verdikçe doyar, tatmin bulur, büyür, gelişir, iyileşir, kuvvetli ve mutlu hisseder.

10 gömleği varsa birini verir, hem de seve seve verir, bedelini ödetmeden verir. Olmayanı dağıtmaz, olanı paylaşır. Bilgisini öğretir. Başkasının da gelişimine katkıda bulunur, yardım eder, destek olur. Karşılığında kar gütmez, kendisi için başkasına yatırım yaptığını düşünmez.

Paylaşmayı hatırla!

İnsan, paylaşmanın eşsiz gücünü unutalı çok oldu. Paylaşmayarak kaybettiklerine alıştı, kaybettikleriyle mutsuz ve değersiz bir hayatın içinde yuvarlanıp gitmeye, anlık mutluluklarla yolu yürümeye alıştı. Bu işin en kolay, en gerçek çaresinin ne olduğunu tamamen unuttu. Vermeyi ve paylaşmayı hiç hatırlamadığı için kendini daha mutsuz ve değersiz hissettiğinde daha fazla almaya odaklandı. Hep daha fazlasını istedi, hep daha fazlasını aldı, aldı, aldı...

Oysa baharda azıcık yavaşlasa, pencereyi açıp henüz insanların sokaklara dökülmediği saatlerde havayı bir koklasa, ağaca, taşa, toprağa, kuşa, çiçeğe baksa, doğanın her bahar umudunu hiç yitirmeden paylaşmanın mucizevi gücünü ona hatırlatmakta olduğunu fark ederdi. Unuttuğu şeyi hatırlardı:

Paylaşmayı!

Baharda doğa da kış uykusundan uyanır, hareketsizliğin yerini hareket alır, canlanma başlar, soğuklar sıcak olur, kahverengi toprak yeşile durur, kuru dallar çiçeklenir, kuşlar göçer gelir, gidenler döner, hayvanlar uyanır; doğa doğurgan ve bonkördür. Yaşam coşkusu kuvvetlidir. Bahar yağmurları her toprağa, her çiçeğe, her ağaca, her meyveye yağar. Açmıyor diye çiçeğe küsmez yağmur, yağar. Yeşillenmiyor diye ağaca küsmez güneş; doğar, ısıtır, besler. Bahar, uyanış ve buluşma demektir. Kuytu köşelerinden çıkar, derin uykularından uyanır canlılar ve bir araya gelirler, sürülere dönüşürler, birbirleri için devinirler.

Uyanışı ve buluşmayı hatırla baharda. Vermeyi ve paylaşmayı hatırla. Bir araya gelmeyi, ötekini düşünmeyi, ötekiyle büyümeyi, öteki için de bir şeyler yapmayı, öteki için devinmeyi, değişmeyi, değiştirmeyi hatırla.

Elini tırmaladı diye kediye küsme mesela, çantanda sokak kedileri için mama taşı. Emin ol, eksilmeyeceksin. Fazla kıyafetlerini ikinci elde satmak yerine hediye et mesela, eksilmeyeceksin. Ötekini de düşün kendini düşünürken... Tuvaleti temiz bırakmak, ihtiyacından fazlasını tüketmemek, istiflememek bile ötekini düşünmek değil midir? Onun da hakkını gözetmek değil midir? Hakkını ona teslim etmek değil midir? Öteki için yaptığın her iyilik, kendin için yaptığın en büyük iyiliktir.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo