Haber kapak görseli
Genel
13 dk okunma süresi
İstanbul Life

Beril Pozam: “Kendin olmak her zaman cesaret ister”

İçeriği Paylaş

Doğal, kendinden emin ve güçlü duruşuyla dikkat çeken bir isim Beril Pozam. Ekranda olduğu kadar gerçek hayatta da enerjisiyle iz bırakan oyuncu, bu sezonun en çok konuşulan yapımlarından “Kıskanmak” dizisinde hayat verdiği Nalan Şevket karakteriyle izleyiciyi yakalamayı başarıyor. “Zamanın kendisine dönüşebilme fırsatı” olarak gördüğü sahne ve oyunculuk yolculuğunun ardındaki dünyasını daha yakından tanımak için onunla İstanbul’un dingin köşelerinden biri olan Şile Sahilköy’de bir araya geldik. İlkbaharı karşılayan doğanın, uzaktan gelen deniz kokusunun ve kırların sakinliğinin eşlik ettiği sohbetimizde; mesleğine ve hayata bakışından İstanbul’la kurduğu bağa kadar merak ettiğimiz her şeyi konuştuk.

Röportaj: Sevda Barandır Sungurtekin

Fotoğraflar: Barbaros Cangürgel

Styling: Gizem İnce

Saç: Taner Kuyu

Makyaj: Selen Karabulut

Fotoğraf Asistanı: Neslihan Akkaya

Styling Asistanı: Batuhan Durak

Mekân desteği için Parma Sole’ye teşekkür ederiz.

Sezonun başarılı yapımlarından “Kıskanmak” dizisinde Nalan Şevket karakteri olarak ekranlardasın. Bir önceki işinde de çok iyi bir kadro vardı, bunda da öyle… Güçlü ve iyi bir oyuncu kadrosunun bir parçası olmak nasıl hissettiriyor, oyunculuğunu etkiliyor mu?

Öncelikle ben kendimi çok güvende hissediyorum. Bu kadar iyi bir kadronun içinde iyi bir iş çıkacağına karşı güvenim artıyor. Herkes iyi oynayınca oynamanın ve sahnenin tadı bambaşka oluyor. İş, iş olmaktan çıkıp keyifli bir sürece dönüşüyor.

Kıskanmak bir roman uyarlaması. Ancak Nahid Sırrı Örik’in romanında aslında Nalan karakteri yer almıyormuş. Nalan karakterini okuduğunda seni en çok ne etkiledi? Proje seni nasıl tavladı?

Kalbi kırılmış bir insanın neler yapabileceğine dair vadettiği potansiyel ilgimi çekti. Kırıldığı yerden hikâyesi başlıyor Nalan’ın. Acaba bu kırgınlık onu nerelere sürükleyecek merak ettim.

Yalıçapkını Suna da, Nalan da aslında özünde iyi olan ama hırs ve kıskançlık duygusuyla kötülük yapabilen sürprizli karakterler. Bu da onları daha gerçek kılıyor. Bir karakteri çalışırken önce psikolojisini mi kurarsın yoksa fiziksel bir anahtar mı bulursun? Nalan’ı canlandırırken bu açıdan nasıl bir yol izledin?

Benim için her zaman önce duygular gelir. Fiziki durumu da zaten psikolojisine büyük etkiler katar. Nalan için de ilk önce içinde bulunduğu psikolojik yapıyı tanımlayıp sonrasında fiziki dünyasında bu durumla nasıl var olduğunu çalıştım.

“Bir ömrüm daha olsa psikoloji okurdum, bir ömrüm daha olsa sanat tarihi okurdum” demişsin. İnsan ruhuna ve sanatın geçmişine duyduğun bu merak oyunculuğuna nasıl yansıyor? Karakterleri anlamlandırırken bu meraktan nasıl besleniyorsun?

Aslında bu merak beni oyunculuğa başlattı diye düşünüyorum. Bu merakın kendisi benim ana besin kaynağım. Merak olmadığı sürece öğrenme ve anlatma isteği ortadan kalkacağı için bir gün merakım biterse bu meslekten de vazgeçmem gerekir artık. İnsana dair öğrendiğim her yeni bilgi beni büyülüyor. Bunun yansımalarını canlandırabilme fırsatı da beni derinden etkiliyor.

Bir karaktere yaklaşırken kendi hayatından ne kadarını ödünç alıyorsun? Oyuncu olarak “ben” ile “rol” arasındaki sınırı nasıl koruyorsun?

Farklılıklarımız üzerinden bir çalışma yapıyorum. En nihayetinde insanı insan yapan duygular bir. Duyguların haricinde elimde geriye kalan özellikler bizi bir başkasından ayıran durumlar yaratıyor.

Nalan’ı “kendisini sevmeyen ve kendisine saygı duymayan bir karakter” olarak tanımlıyorsun. Onun hayatında seni kişisel olarak zorlayan duygu hangisi? Sence nerede hata yapıyor?

Kendisini sevebilen ve kendisine saygı duyabilen biri, bir başkası adına bu kadar kendini heba etmezdi diye düşünüyorum. Onun hayatında onu en zorlayan durumun sağlam bir zemini olmamasından kaynaklandığını hissediyorum. Kendini uygun koşullar altında yeniden inşa edebilmiş olsaydı, bugün kendisine yapılan birçok şeyi kabul etmezdi. Etmeme şansının var olduğunu bilirdi en azından. Hayat onun başına gelen bir şey olmaktan çıkardı.

Kıskanmak duygusunu nasıl tarif edersin? Sende karşılığı var mıdır, varsa da hayatına nasıl yansır?

Her duygu makul dozlarda belli başlı durumlarda bizim işimize yarayan bir sürece bizi yöneltebilir. Bizi koruyabilir. Gelişmemize, öğrenmemize sebep olabilir. Ama duygular arasında denge şaştığı zaman, insanın ruhu hastalanmaya başlıyor. Kıskanmak da dozu aştığında bizi kolaylıkla hasta edebilecek bir duygu. Bende tabii ki bir karşılığı var çünkü ben de bir insanım. Ama kıskançlık duygusunu her hissettiğimde ya bu duygudan pozitif bir sonuç çıkarmaya çalışıyorum ya da bu duyguyla başa çıkmaya çalışıyorum. Yani lehime kullanmaya çalışıyorum.

Bir karakteri çalışırken önce psikolojisini mi kurarsın yoksa fiziksel bir anahtar mı bulursun? Karaktere hazırlanırken ilk tuttuğun yer neresi oluyor; metin, beden, ses, hafıza?

Eğer yazarın belirttiği belirgin ve belirleyici bir fiziki özelliği yoksa ilk önce psikolojisinden başlarım çalışmaya. Ki belirgin bir fiziki özelliğin de psikolojide etkisi çok büyük olabilir. İlk önce duygularla uğraşıyorum. Duyguları aracılığıyla karakteri tanımaya çalışıyorum.

Kıskanmak dizisindeki karakterlerden birini bugün İstanbul’da en sevdiğin kafeye götürme şansın olsa, hangisiyle sohbet eşliğinde bir kahve içmek isterdin? Neden?

İdeal bir dünyada, şartların oraya evrilebileceği bir düzlemde Nüzhet’i sessiz ve sakin bir kafeye götürüp Nalan olarak ondan ayrılmak isterdim. Hazır böyle bir fırsat varken Nalan’ın kişisel yolculuğuna bir katkım olsun. Ama biliyorum ki ne Nalan ayrılır Nüzhet’ten ne de Nüzhet o kafeye gelir.

Televizyonla tanışman 2019’daki Afili Aşk dizisindeki Nazmiye karakteriyle olmuş. Senin için “her sahnesinde şov yapıyor”, “komedi için biçilmiş kaftan” gibi yorumlar yapılmış. Ardından duygu yoğunluğu çok fazla olan bir karakter ile drama türündeki Akrep dizisinde rol aldın. Daha yolun başında oyunculuğundaki geniş spekturumu gösterebilmek şans mıydı, planlı mı? Hayatta şansın önemine inanır mısın?

Kesinlikle şanstı. Duygu spekturumunu gösterebilecek şahane bir sürü oyuncu var ama herkes aynı şansı yakalayamayabiliyor. Ben hep yaptığım şeyi yaptım, ama şansım da yaver gitti.

Özellikle Yalı Çapkını’ndaki Suna karakteriyle de artık herkesin tanıdığı biri haline geldin. Suna özünde iyi ama hayatta hep ikinci plana atılmış ve bunun yarattığı duygusal yükü taşıyan biriydi. Onun iyi niyetiyle içindeki kırgınlık arasında nasıl bir denge kurdun?

Suna yaşadığı hayat yüzünden dengesizleşmiş biriydi. Yaralı bir hayvandı sanki. Ve yarası hiç kapanmadı. O yüzden de bir denge değil, dengesizlik hali vardı. Bir gün çok iyiyken, ertesi gün büyük bir kötülük yapabiliyordu. Hayattan alacaklı olduğunu hissediyordu, olgunlaşamamıştı. Onu her zaman anladım ama yaptığı birçok şeye hak vermedim. Ama bazı insanlar böyledir. Cesaret herkese göre biçilmiş bir kaftan değildir, bazı insanlar kendi hikâyelerinde bile olsa kayıptır. Onu iyileştirmek mümkün değildir.

Projelerinde Demet Akbağ, Haluk Bilginer ve Çetin Tekindor gibi usta isimlerle çalışmak sana neler öğretti?

Farklı yaklaşımları ve bakış açılarını, eğlenmenin ne kadar önemli olduğunu, iş yerindeki disiplinin ve saygının ne demek olduğunu.

Japon Kuklası, Kuvayi Milliye Destanı, The Madman and The Nun gibi birçok tiyatro oyununda da sahne aldın. Öğrencilik yıllarından beri tiyatro yapıyorsun; senin için sahnede canlı performans göstermenin farkı ve önemi ne?

Zamana karşı yarıştığımız bir sektörde, zamanın kendisine dönüşebilme fırsatı benim için sahnede var olmak. Telaşsız, tadını çıkararak ve o gün sadece o hikâyenin bir parçası olmak için orada toplanmış olmanın verdiği tat bambaşka.

Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan oyunu provasız, yönetmensiz, her temsilinde yeniden kurulan yapısıyla bir oyundan çok; canlı bir tiyatro tecrübesi vadediyor. Oyuncunun da seyircinin de aynı anda bilmediği bir metnin içine adım atması çok ilginç. Sen de yer aldın, nasıl bir deneyimdi?

Muhteşemdi. Mezun olduktan sonra ilk defa bir oyun için sahneye çıktım. Bu mesleği en başında neden sevdiğimi, kalbimin uzun bir aradan sonra aslında nasıl attığını yeniden fark etmemi sağladı. Beni bu maceranın içinde hayal eden Nisan Ceren’e çok teşekkür ederim.

Tiyatroda oynamayı hayal ettiğin bir rol var mı?

Fleabag.

Oyunculuk kendini sürekli geliştirmen gereken uzun soluklu bir süreç. Sen bu süreci nasıl yönetiyor, neler yapıyorsun?

Okuyorum ve insanların deneyimlerinden faydalanıyorum.

Oyunculuk yaparken ve başka hayatlarla empati kurarken kendinle ilgili keşfettiğin yeni gerçekler oluyor mu? Mesela Suna ve Nalan sana kendinle ilgili bir keşif/hatırlatma yaptılar mı?

Yapmaz mı, yaptılar tabii. Hem insanlara bakış açımı değiştirmeme sebep oldular hem de alışkanlıklarımı kırmama yardımcı oldular. Düşünce biçimleri sorgulamamı ve yeniden şekillendirmemi gerektiren durumların içine sokup beni bir mücadeleyle baş başa bıraktılar.

Oyunculuğu daha erken yaşta aklına koymuşsun ama bazen hayaller ve gerçekler örtüşmeyebiliyor. Profesyonel olarak yapmaya başladıktan sonra “oyunculuktan başka bir iş yapamam” dediğin bir an var mı? Sende yarattığı en çok hangi duyguyu sevdin?

Profesyonel anlamda değilse de ilk defa bir oyunla sahneye çıktığım anda demiştim bunu. Ben bu meslekten başka hiçbir meslek yapmak istemiyorum. Tanıdık geldi bana, kendimi güvende ve huzurlu hissettim. Dünyevi birçok kaygıdan uzak, az önce de dediğim gibi zamanın kendisine dönüşme fırsatı vermişti. Bunu kaçıramazdım, mutlaka peşinden gitmeliydim.

Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde okurken sahne teknisyeni, yönetmen yardımcısı olarak da çalıştın. Zamanı gelince yönetmen koltuğuna oturmak ve senaryo yazmak gibi hayallerin olduğunu okudum. Oynadığın rollere oyuncu perspektifinden bakarken yönetmeni veya senaristi eleştirdiğin oluyor mu hiç? Aynı fikirde olmadığında ne yaparsın?

Oluyor. Zaten herkesle her zaman aynı fikirde olmak mümkün değil. Bazen yapacak hiçbir şey olmuyor, ne denilir ve yazılırsa mecburen yapmak zorunda kalıyoruz. Bazen de bir adım ben gidiyorum bir adım onlar geliyor, anlayışın şefkatli kollarında buluşuyoruz.

Büyürken birden fazla hayalin varmış geleceğe dair. Peki bu hayallerin hangileri gerçek oldu? Şu an hayatının hangi perdesinde olduğunu düşünüyorsun?

Büyürken birçok şey olma hayalim vardı. İngilizce öğretmeni, tur rehberi, avukat, adli tıp doktoru… Aslında en temelde oyun oynamakmış hayalim onu fark ettim yıllar sonra. Oyun oynamak ve oynamaya devam etmek. Bu hayalimi büyük ölçüde gerçekleştirebiliyorum.

Senin sözlüğünde başarının anlamı ne?

Keyif alma, mutluluk, kendinden memnun olmak.

Hayatta anda kalmak ile geleceği kurgulamak arasında nerede duruyorsun? Kendine hedefler koyar mısın?

Açıkçası geleceğe dair değil ama yakın geleceğe dair hedefler koyuyorum. Genel olarak anı yaşamayı tercih ediyorum çünkü aslında anın kendisinden başka sahip olduğumuz hiçbir şey yok.

Oyunculuk dışında seni besleyen, motive eden, enerjini yükselten rutinlerin, alışkanlıkların, hobilerin var mı?

Öğrenci olmak beni motive ediyor. Mesela bu aralar hem İspanyolca hem de gitar çalmayı öğreniyorum.

Çok yorulduğunda zihnini boşaltmak, sakinleşmek için neler yaparsın? Seni dengede tutan şey nedir?

Kocama sarılırım, güzel bir müzik açarım, sessizce otururum.

Arkadaşlık ve insan ilişkilerinde hassas olduğun, önem verdiğin değerler nedir?

Samimiyet, dürüstlük, eğlenmek. Bu üçünün olmadığı yerde ben var olamıyorum.

İnsanların seninle ilgili en çok yanlış anladığını düşündüğün şey nedir? İçinde herkesin görmediği/göremediği ama senin çok iyi bildiğin bir yanını bizimle paylaşır mısın?

Daha önce hiç düşünmemiştim böyle bir şeyi. Sanırım bununla ilgilenmiyorum. Zaten ben kendimi de parçalasam herkes kendi algıladığı kadar görüyor dünyayı. Eğer kimse görmemişse görülmemesi gerek diye düşünüyorum ve sessiz kalma hakkımı kullanıyorum :)

Bulmaca çözmeyi, puzzle yapmayı çok seviyormuşsun. Hayat da sürekli çözmeye çalıştığımız bir çengel bulmaca değil mi aslında? Özellikle insanları anlamanı gerektiren bir mesleğin var ve insanları çözmeye çalışmak çoğu zaman zordur. Sen bu konuda ne düşünüyorsun?

İnsanları çözmeye çalışmıyorum aslında. Onları ve kendimi anlamaya çalışıyorum sadece. Çözmek daha iddialı ve soğuk bir kelime gibi geldi insandan bahsederken. Bir dedektif olsam belki… Ben başta kendim olmak üzere herkesi anlamaya gayret gösteriyorum. İnsanlar hem özünde aynı hem de çeşit çeşit. Tamam insanlıkla işim bitti, her şeyini anladım diyebileceğimiz bir nokta olacağını dolayısıyla bir çözüme ulaşabileceğimizi sanmıyorum. Ama birbirimizi anlayabileceğimize yüzde yüz eminim.

Hayatta seni en çok dönüştüren/değiştiren deneyim ne oldu?

Arkadaşlıklar ve aile.

Akrep burcu kadının hangi özelliklerini taşıyorsun?

Özelliklerine hakim değilim, o yüzden bilmiyorum.

Aşka bakışın romantik mi, gerçekçi mi?

Artık gerçekçi. Romantizm sıcak bir günde esen yel gibi, gelip geçici. Ama gerçekler güneş tepedeyken serinlediğin bir gölge gibi.

Ersin Arıcı ile “kimse kimseye çıkma teklif etmeden” set ortamında başlayan bir hikâye, gerçek bir evliliğe dönüştü. İlişkinizi üç kelimeyle tarif etseniz ne olurdu? Birlikteliğinizin en güçlü yanı sizce nedir?

Birlikteliğimizin en güçlü yanı birlikte olmaya gönlümüzün olması. İkimiz de bu ilişkinin içinde var olmak, birlikte olmak istiyoruz. Birbirimize saygı duyduğumuz için de birbirimizin sınırlarını ve hassasiyetlerini gözetebiliyoruz.

Aynı mesleği paylaşmak bir ilişkide nasıl bir denge ya da mücadele yaratıyor?

Ersin, Ersin gibi biri olduğu için aynı mesleğe sahip olmanın anlayışını, konforunu ve iyileştirici tarafını deneyimliyorum sadece. Bana her konuda olduğu gibi mesleğimde de çok büyük destekçi.

Güven, tutku, şefkat, arkadaşlık… Aşkı tanımlarken önceliklerin nedir?

Aslında bu saydıklarınızın hepsi gerekli ve daha nicesi. Ama en başta saygı sanırım. Saygının ilk elden var olmadığı hiçbir yerde ben diğer duyguların ve durumların yeşerebileceğine inanmıyorum.

Beraberlik ya da evlilikten sonra değişen ya da törpülenen huyların/alışkanlıkların oldu mu?

Oldu tabii. Olmasa ilişki devam edemezdi bence. Çünkü artık çok şükür ki bu hayatta tek değilim bir yarenim var. Ve onun istekleri, onun duyguları, onun hayatla mücadelesi de benim hayatımın ana konularından biri oldu.

Şöhret ve görünürlük çağında “kendin” kalabilmek senin için ne ifade ediyor?

İnsanın göz önündeyken kendi olabilmesi bir mücadele gerektiriyor ki bu sadece “ünlü” olmakla alakalı değil. Küçük bir kasabada göz önünde kendin kalmaya çalışmak da çok büyük bir mücadele, okulda başkalarına rağmen yaşamak da. Başkalarına rağmen yaşamak her türlü cesaret isteyen ve kendine şefkatle yaklaşmanı gerektiren bir durum. Umarım rağmen değil de birlikte yaşayacağımız ortamlarda bulunuruz.

Bugün dünyanın farklı yerlerinde savaşlar, krizler ve büyük insani kırılmalar yaşanıyor. Bir sanatçı olarak bu atmosfer seni nasıl etkiliyor?

Sanatçı olarak bilmiyorum ama insan olarak yüreğim sıkışıyor. Kendi güçsüzlüğümle ve gücümle yüzleşiyorum. Etrafıma elimden geldiğince derman olmaya çalışıyorum, uzaklara uzanmaya çalışıyorum.

Sence sanat böyle dönemlerde bir kaçış alanı mı yaratmalı, yoksa gerçeği daha görünür kılan bir araç mı olmalı?

Sanat her ikisi de olmalı. Ama her şey politiktir bu hayatta. Hayatın gerçekliğinden bağımsız olarak izlediğiniz, okuduğunuz kısacası karşılaştığınız her sanat eseri eksik kalır. Bağ kuramazsınız. Ne olursa olsun hayatın politikliğini içermelidir. Direkt veya alt metin olarak.

Bugünün genç kuşağı çok daha politik, çok daha duyarlı. Bu yeni kuşağın dünyayı değiştireceğine inanıyor musun?

Daha politik kuşaklara da sahip oldu bu ülke. Tek umudun sahip olunan politik bilincin içselleştirilmesi; bunun da kişinin öz eleştiri yapabilmesinden başladığını düşünüyorum.

İlkbahar geldi, sende nasıl duygular uyandırıyor?

İçimi neşe kaplıyor. Yüzümde ve gönlümde çiçekler açıyor.

Ve son olarak: Bugünlerde kendini en çok neyin hayalini kurarken buluyorsun?

Tatil.

Beril Pozam’ın İstanbul’u

İstanbul’u hangi kelimelerle tanımlarsın?

Devrimci, sokak hayvanları, büyüleyici.

İstanbul’da en çok nerede “ben buraya aitim” diyorsun?

Sana huzur veren, en kendin gibi ve özgür hissettiğin bir semt, bir köşe var mı?

Kesinlikle evim.

İstanbul birçok hikâyeye ev sahipliği yapıyor. Sence senin hayatının “filmi” bu şehirde hangi semtte geçerdi?

Acıbadem.

İstanbul’da ilkbahar deyince aklına gelen ilk şey?

Özgürlük Parkı.

Bir dönem filmi çeksen İstanbul’un hangi yıllarını yaşamak isterdin?

İstanbul’un birçok döneminde hüzün ve mücadele var. Onlardan bağımsız düşünemiyorum. Ama yine de 90’larda olup çocukluğumu yeniden yaşamak isterdim.

Tüm zamanın sana ait olduğu bir İstanbul gününde neler yaparsın?

İnci profiterole giderim, bir filme giderim, parklarında oturur kedi köpek severim.

Şehre yakın sevdiğin bir bahar rotası?

Trakya ve İznik.

Uzaklaşmak, kendini rahatlatmak istediğinde nerelere gider, neler yaparsın?

Ersin’le o an içimizden neresi geliyorsa oraya gidiyoruz. Bir gün İznik, bir gün yurtdışı.

İstanbul’da en sevdiğin restoran ya da şef?

The Townhouse

İstanbul’da en sevdiğin sokak lezzetleri?

Sokak lezzetlerinden muaf tutuyorum kendimi.

İstanbul’da en sevdiğin kitapçı?

Maalesef çoğu kapandı.

Sence İstanbul’un en ikonik binası hangisi?

Topkapı Sarayı...

En sevdiğin Hollywood yıldızına İstanbul’u gezdireceksin, kimi nerelere götürürdün?

Phoebe Waller-Bridge ile bir Kadıköy turu, ardından Kalamış sahilde köpeğim Kerem’le oyun oynardık. Bir yaz akşamıysa kesinlikle okey öğretirdim okey oynardık.

Mümkün olsa İstanbul’da neyi değiştirmek isterdin?

İnsanlar ve hayvanlar için daha yaşanılabilir bir şehre dönüştürmek...

İstanbul’la ilişkinizi üç kelimeyle tarif etseniz ne olurdu?

“They call it chaos, we call it home.”

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo