
Bir yıldan ötekine İstanbul'dan haberler
Yazı: Güler Emektar
Hatırlıyor musunuz, birkaç yıl önce sosyal medyada Bulgur Palas’ın satış ilanıyla karşılaşmış; sonra hep birlikte İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne “keşke bizim olsa” çağrısında bulunmuştuk. Şehrin en karakteristik yapılarından biri olan, İstanbul’un yedinci tepesinde tüm heybetiyle yükselmesine karşın özel mülkiyet alanı olduğu için sadece uzaktan varlığını hissedebildiğimiz Bulgur Palas’ın, tam da gönlümüzden geçtiği gibi 2021 yılında İBB tarafından satın alınıp, kamusal bir mekân olarak yeniden kent hayatına dahil edilmesi, son yıllarda başımıza gelen en güzel gelişmelerden biriydi. İBB Miras tarafından kültür sanat odaklı bir yaşam alanı olarak yeniden işlevlendirilen Bulgur Palas’a 2023’ten bu yana canımız her istediğinde gidebiliyoruz.
Bu görkemli konak, kesin olmamakla birlikte mimari üslubu sebebiyle I. Ulusal Mimarlık Akımı’nın önemli temsilcilerinden Giulio Mongeri’ye atfediliyordu. Ta ki geçtiğimiz günlerde fotoğrafçı Andrea Savorani Neri’nin aile arşivinden çıkan bazı belgelere kadar… Avrupa Birliği tarafından desteklenen “Cross-Looking” projesi kapsamında İtalya’nın Faenza kentindeki bir aile arşivinde yapılan araştırmada keşfedilen belgeler, Bulgur Palas’ın, aslında Mongeri’nin öğrencisi olan Levanten mimar Alessandro Valeri tarafından tasarlandığını işaret ediyordu.
Geçtiğimiz Kasım ayında Bulgur Palas’ta düzenlenen “Mimar Alessandro Valeri’nin İzinde” başlıklı söyleşide bir araya gelen Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Paolo Girardelli, bu değerli arşivin sahibi, fotoğraf sanatçısı Andrea Savorani Neri ve İBB Kültür Varlıkları Projeler Müdürü Merve Gedik, bu belgeler eşliğinde Valeri’nin hikâyesine ışık tuttu.
Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e geçiş sürecinde İstanbul’un mimari modernleşmesine katkı sunan Levanten mimarlardan olan Valeri’nin şehrin hafızasından bir sebeple silinen hikâyesi, Bulgur Palas’tan başka sürprizler de barındırıyor.
İstanbul'un yıldız mimarıyla dönemdaş
1887’de İstanbul’da doğan Valeri’nin babası Salvatore Valeri, Sanayi-i Nefise Mektebi’nin (bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) ilk resim hocası. Kendisi aynı zamanda II. Abdülhamit’in oğullarına özel dersler veren, Dolmabahçe Sarayı’ndaki II. Wilhelm portresiyle ün kazanan önemli bir saray ressamı… Galatasaray Lisesi’nden mezun olan Alessandro Valeri, 1903-1907 arasında Sanayi-i Nefise Mekte bi’nde mimarlık eğitimi aldı. Burada iki büyük isimden; Alexandre Vallaury ve Vedat Tek’den ders alma şansına sahip oldu.
Meslek hayatına adım attığında İstanbul’da mimarlığın adeta yıldızlaştığı bir dönem yaşanıyordu. Vallaury, d’Aronco, Mongeri, Barborini gibi yabancı mimarlar hem saray çevresinde hem de kentin modernleşen bölgelerinde yoğun üretim içindeydi. Alessandro da bu hareketliliğin tam ortasında “yenilikçi ve dikkat çekici bir genç mimar” olarak boy gösterdi. Ancak ne yazık ki verimli dönemi pek uzun sürmedi. 1920’de, henüz 33 yaşındayken yakalandığı amansız bir hastalık yüzünden hayatını kaybetti. Ardında ise özel villalardan çeşmelere, saat kulesinden okul binalarına camiden anıt mezarlara uzanan ancak çoğu kâğıt üzerinde kalan birçok proje bıraktı. Sadece Bulgur Palas’a baktığımızda bile Alessandro Valeri’nin kısa sürmüş meslek hayatına rağmen Osmanlı mimarlık sahnesinin dönüşüm sürecine zarif bir dokunuş eklediğini görebiliyoruz.
Hikâyesindeki en ilgi çekici bilgilerden biri de vaftiz babasının Alexandre Vallaury’nin olması. Ve elbette İstanbul’a imzasını atan mimarlarla aynı döneme denk gelip, Sen Piyer Han’dan yolunun geçmemesi düşünülemezdi! Perpignani, Vallaury, Mongeri gibi yıldız mimarların ofislerine ev sahipliği yapan Sen Piyer Han, meğer Valeri’den de izler saklıyormuş...
Cross-Looking projesiyle bakalım Valeri’ye dair daha neler öğreneceğiz. Fotoğrafçı Neri, İstanbul’da dedesinin izlerini sürmeye devam edecek.

“İstanbulin Sohbetler” ile şehrin katmanlarına yolculuk
Mimar ve yazar Ertuğ Uçar’ın çok sevdiğimiz kitabı “İstanbulin”den ilhamla Ekim ayında Minoapera’da başlayan İstanbulin Sohbetler, son zamanlarda karşılaştığımız en kayda değer söyleşi serilerinden biri. Sahnede Banu Uçak ve Ertuğ Uçar, mutfakta ise Sibel Keyvan’ın yaratıcı çabasıyla hazırlanan etkinlik dizisi, Ekim ayında “Şehri Resmedenler” temasıyla Murat Gülsoy’u ağırlayarak başladı. İlgilisi için Gülsoy’un, Ressam Vasıf’ın “Gizli Aşklar Tarihi” isimli belgesel romanı, İstanbul’un resimle ilişkisine dair güzel bir okuma önerisi.
Kasım ayında “Şehri Yürümek” temasıyla Serkan Taycan, Aralık ayında ise Hüseyin Ortak ve Hasip Akgül ile “Şehir Hakkı” temasıyla (Ezilenler İçin İstanbul Gezi Rehberi kitabı da mutlaka aklınızda olsun) İstanbulin Sohbetlere konuk oldu.
2026’da Ocak ayından itibaren bizi bekleyen program ise şöyle.
12 Ocak – Şehrin Hayvanları / Akgün Akova 11 Şubat – Şehrin Endemik Binaları / Büke Uras 25 Mart – Susuz Şehir / Ahmet Aygün 29 Nisan – Denizler Şehri / Volkan Narcı 20 Mayıs – Şehri Yazanlar / Zeynep Uysal Minoa Pera’nın 100 kişilik salonunda gerçekleşen söyleşiler daha sonra YouTube üzerinden izleyiciyle yeniden buluşuyor. Unutmadan: Ertuğ Uçar, Banu Uçak ve Sibel Keyvan, her söyleşi temasına uygun okuma listeleri de hazırlıyor. Etkinlik günü, Minoa Pera’nın kitap bölümünden bu kitaplara ulaşabilirsiniz. İlgilisine duyurulur!
Yaldızlı Ece Ajandası’na 116’ncı yılında bir selam!
Yeni yıla “merhaba” derken, buraya sevdiğimiz bir ajandayı, tam 115 yıldır bize eşlik eden Ece Ajandasını not düşelim.
Türkiye’nin markalaşan ilk ajandası olan Ece’nin serüveni, 1892’de Beyazıt’ta Afitap (Güneş) Kırtasiyesi’ni açan Mehmet Sadık Efendi ile başladı. Bu kırtasiye kısa sürede Osmanlı Devleti’nin ofis malzemeleri temin ettiği başlıca adreslerden biri olunca, Afitap’ın ürün yelpazesi giderek çeşitlendi. 1910’da o çeşitliliğe, o zamanlar ‘hatırlatmak ve hatırlamak için yazılan’ anlamına gelen “Muhtıra” eklendi. 1932’de Muhtıra, Keriman Halis’in Avrupa Güzeli seçilmesiyle “kraliçe” anlamına gelen Ece adını aldı. Siyah maroken cilt üzerine yaldızlı Ece Ajandası baskısıyla birçok kuşağın anılarında özel bir yer edinen bu küçük defter, imparatorluğun dağılmasından Cumhuriyet’in doğuşuna, dünya savaşlarından günümüze dek Türkiye’nin bütün dönemlerini sessizce sayfalarına kaydetti. “Ece’lerin sayfaları karıştırılırsa Türkiye’nin tarihi yeniden yazılabilir” demişti Cahit Uçuk. Ece’nin hikâyesi bir bakıma bu ülkenin gayriresmi tarihi.
Seneler geçti, kuşaklar değişti, ama altın yaldızlı Ece Ajandası hâlâ yeni yıl ritüellerinin önemli bir parçası. Tıpkı Saatli Maarif Takvimi gibi… Her yıl yeniden açılan sayfaları, ülkenin resmi tarihinin kıyısında duran ayrıntıları kaydetmeye devam ediyor. Herkese iyi seneler!












