
Nors mitolojisi nedir? Odin, Thor, Loki ve Viking tanrılarının hikâyesi
Yazan: by Tom Birkett
Nors tanrılarının yaşadığı âlem, güneydeki muadillerinin dünyasından bambaşka bir diyar… Yunan geleneğindeki güzel, mesafeli ve ölümsüz tanrıların aksine, Nors tanrıları insan yaşamının hiç de ilahî olmayan yönleriyle ellerini kirletiyor; tüm eğilimlerimizi, çelişkilerimizi ve zaaflarımızı paylaşıyorlar. İnsan müttefikleriyle birlikte, Nors hayal gücünün devleri ve canavarlarıyla varoluşsal bir çatışmanın içinde sıkışıp kalıyorlar, dahası kaotik bir dünyada mutlak iradelerini kabul ettirmekte zorlanıyorlar. İşin çarpıcı ve beklenmedik yanı ise, medeniyetlerini koruma çabasında eninde sonunda başarısız olmaları ve devlerle yapılan son savaşı kaybetmeleri. Kaçınılmaz olanı bir süreliğine erteleyebiliyorlar ama dünyanın şiddet dolu yaratılışıyla hayata geçen kaderden kaçış onlar için bile yok.
Norsların yaratılış hikâyesi, 13. yüzyıl mitografı Snorri Sturluson’un anlattığı şekliyle, Ginnungagap adı verilen mistik boşlukta ateş ile buzun buluşmasıyla başlıyor. Henüz Dünya ve Güneş Sistemi oluşmadan önce var olan ateş diyarı Muspelheim’dan yükselen sıcaklık, buz diyarı Niflheim’dan süzülen buz kütlelerini eritiyor ve bu iki dünyanın kesişim noktasında beliren sislerin içinde ilk varlık ortaya çıkıyor: Ymir adında bir dev. Ymir, koltuk altlarının terinden ve bacaklarının arasından yeni devler yaratıyor ve yine sislerin içinde beliren bir inekten besleniyor. Devlerin ardındansa tanrılar ortaya çıkıyor.

İlk tanrılar Ymir’i besleyen ineğe çok şey borçlu, çünkü inek onları tuzla kaplı buzulları yalayarak ortaya çıkarıyor. Fakat kaynaklardan bu ineğin akıbeti hakkında bilgi almak mümkün değil. Bilinen şu ki onun ortaya çıkardığı ilk tanrıların torunları olan üç erkek kardeş, bir araya gelip Ymir’i öldürüp bedeninin parçalarından dünyayı yaratıyorlar. Ymir’in kafatası gökyüzüne, kemikleri dağlara, tüyleri ormanlara ve beyni bulutlara dönüşüyor. Yaratılış hikâyesi büyük bir şiddetle başlıyor ve bu durum pek çok açıdan Nors tanrılarının hikâyesine gölge düşüren bir eylem. Çünkü onlar, Ymir’in intikamını almak isteyen diğer devlerin başlatacağı yıkıcı savaşla dünyanın sona ereceğini biliyor ve bunu bekliyorlar.
Bu üç kardeşten birinin adı çoğumuza tanıdık gelebilir: Tek gözlü tanrı Odin. Kardeşleri, Ymir’in çürüyen etinde kıvranan kurtçuklardan cüceleri ve sahile vuran odun parçalarından insanları yarattıktan sonra sahneden çekiliyor, fakat Odin kalıyor ve tanrıların babası olarak yerini alıyor. Aynı zamanda yorulmadan bilgiyi aramanın da simgesi oluyor. Oysa gerçekte Odin’in aradığı şey bilgelik değil, ailesinin kaçınılmaz kaderini ertelemenin bir yolu.

Odin
Nors halklarının Odin’e ataerkil bir rol, yani Nors mitolojisinin Zeus’a en yakın figürünü vermiş olmaları, Viking Çağı’nda liderliğin ne anlama geldiğini gösterir nitelikte. Odin aslında onurlu bir karakter değil. Elbette, ilk insanlara hayat üfleyen o. Ayrıca dünyanın dokusunu şekillendirerek bir yaratıcı rolü üstleniyor ama zamanın çoğunu devleri kandırıp soymakla, yalnızca kendisinin kazanabileceği bilmece yarışmalarına girmekle, zina yapmakla ve bilgeliğini artırmak için bedeninin parçalarını feda etmekle geçiriyor. İnsan kahramanların hamisi olarak görülüyor ama bu konuda da tutarsız; çünkü aslında her şeyi kendi çıkarları için yapıyor. Aristokrat ve rahip sınıflarıyla yakından bağlantılı ve en çok da Valhalla’yı yönetmesiyle tanınıyor. Hizmetçileri olan Valkürler onun adına dünyevi savaşlarda ölen kahramanları topluyor, daha sonra bu savaşçılar Odin’in gözetiminde Valhalla’da ziyafet çekip dövüşüyorlar.
Onunla ilişkilendirilen hayvanların (iki kuzgunu, evcil kurtları ve devler diyarında bir tuzaktan sıyrılmak için dönüştüğü kartal) kuzey geleneğinde savaşla ilişkilendirilen hayvanlar olarak anılması hiç şaşırtıcı değil, çünkü özellikle kuzgunlar, ölülerin bedenleriyle beslenen leşçil yaratıklar olarak tasavvur ediliyor. Odin çoğunlukla kılık değiştirip pelerin ve kukuletalı bir giysiyle ortaya çıkıyor. Ona tapınanların bile bu kurnaz yaşlı adamın ziyaretini pek de hayırlı bulmadıklarını tahmin etmek zor değil.

Thor
Thor, Odin’in oğlu ve her ne kadar sık sık gök gürültüsü tanrısı olarak anılsa da, aslında tanrıların ve insanların koruyucusu olarak tanımlanması daha doğru. Devleri tanrıların ve insanların diyarından uzak tutan şey, onun büyük gücü ve süper silahı olarak bilinen Mjölnir adlı çekiç. Thor çoğu zaman sonuçlarını düşünmeden şiddete başvuran, tam anlamıyla bir eylem adamı. Bu yüzden kaba saba ve yavaş biri olarak tasvir edildiği de oluyor ama kızına talip olan bir cüceyle girdiği bilmece yarışmasını kazanması gibi, zekâsını kullanarak galip geldiği anlar da yok değil. Yine de günümüze ulaşan hikâyelerin çoğunda onun muazzam gücü ve düşünmeden çatışmaya girmesi ön plana çıkıyor. Yaşlılıkla güreşmeye kalkışması, Midgard Yılanı’nı okyanustan çekip ona haddini bildirmeye çalışması ya da diyarda istenmeyen ziyaretçi devlerle çatışması gibi… Viking Çağı’nda insanların kötülüklerden korunma amacıyla Thor’un çekicini boyunlarına kolye olarak asmaları yaygın bir gelenekti.

Freyr ve Freyja
Nors halklarının en çok önem verdiği üç tanrının Odin, Thor ve Freyr olduğunu düşünülüyor, zira Viking Çağı’ndan kalma birkaç eserde birlikte tasvir edilmişler. İsveç’te bulunan bir runik taşa oyulmuş figürleri ellerinde tuttukları nesnelerden ayırt etmek mümkün: mızrak, çekiç ve orak. Bu üç tanrıdan sonuncusu olan Freyr, Odin’in önderliğindeki geniş Æsir hanedanına değil, farklı bir aileye mensuptu. Hem Freyr hem de kız kardeşi Freyja, özellikle yenileyici güçlerle, doğurganlıkla ve bereketle ilişkilendirilen Vanir ailesinden geliyordu.
Freyja serbest yaşantısıyla bilinen bir tanrıça ama bu durumun olumsuz yansıtıldığı tek kaynak Loki’nin Hakaretleri adlı şiir ki bu, Nors tanrılarıyla genel olarak alay eden bir Hristiyan metni. Freyja, doğurganlıkla ilişkilendirilmesi sebebiyle, devlerin tutkuyla arzuladığı bir tanrıça ve tanrılar, onu devlerden aynı ölçüde kıskanç bir tavırla koruyorlar. Kimsenin kontrolü altına girmeyen Freyja’nın mitolojide kedilerle ilişkilendirilmesi pek de şaşırtıcı değil, zira tıpkı kediler gibi o da bağımsız, güçlü bir karaktere sahip ve âşıklarıyla oynama eğilimi gösteriyor. Uzun süredir kayıp olan kocası için altın gözyaşları dökmesi ise bu güçlü tanrıçanın farklı bir yönünü gösteriyor.
Freyr ise Freyja’nın erkek karşılığı olarak görülüyor; doğurganlık ve hasatla ilişkilendiriliyor. Onunla ilgili günümüze bütün olarak ulaşan yegâne hikâyede Freyr, güzel bir dişi devi kendisiyle evlenmeye zorlamak için hizmetkârlarından birini yollayıp onu tehdit ediyor. Bu hikâye Freyr hakkında pek bilgi vermese de İskandinav kırsalında muhtemelen Thor kadar önemliydi, çünkü halkın uzun kışı atlatabilmeleri için iyi bir hasat hayati önem taşıyordu.

Loki
Loki’ye bir tanrı olarak tapınıldığına dair bir iz yok, hatta babasının dev soyundan gelmesi, Nors mitolojisinde açık bir tabu. Bu yüzden gerçekten tanrı sayılıp sayılmadığı bile tartışmalı. Günümüze ulaşan hikâyelerde çok farklı roller üstleniyor: Bazen Thor’un kurnaz ve yardımsever yoldaşı oluyor, bazen de sadece eğlence olsun diye kaos yaratan, hilekâr ve kindar bir figüre dönüşüyor. Onun yarattığı kaos, zaman zaman verimli sonuçlar da doğuruyor. Örneğin tanrıça Sif’in saçlarını kesmesi, telafi için tanrılar adına altı değerli armağan yapılmasına yol açıyor. Ama Loki’nin eylemleri çoğu zaman yıkıcı.
En kötü şöhretli hareketi, “kusursuz” tanrı Baldr’ın, bir ökseotu okuyla öldürülmesi eyleminin arkasındaki isim olması. Bu olaydan sonra Loki dışlanıyor ve dünyanın sonuna kadar, üzerine zehir damlatan bir yılanın altında hapsediliyor. Loki, dünyanın sonuyla da doğrudan bağlantılı, çünkü tanrılara saldıracak ve Asgard’ı yok edecek canavarların bir kısmının babası o. Ayrıca hesaplaşma anını simgeleyen son savaşta devlerin tarafında yer alıyor.

Çok insani bie aile
Nors mitolojisi, insan varoluşunun sert ve kirli yanlarından hiç kaçınmıyor. Örneğin “şiirin kökeni” miti; tükürük, kan, kusmuk ve dışkı içeren bir hikâye. Nors tanrıları aynı zamanda bedenlerini, Yunan tanrılarının yapmadığı şekillerde ortaya koyuyor. Çoğu vücut parçalarından yoksun tanrılar bunlar. İngilizce’de Tiw adıyla bilinen savaşçı tanrı Tyr, Tuesday (Salı) gününe adını veren tanrı olmanın yanında, devasa kurt Fenrir’in ağzına elini koyup bileğinden aşağısını kaybetmesiyle ünlü. Tanrıların gözcüsü ve Asgard’a uzanan gökkuşağı köprüsünün koruyucusu Heimdall, doğaüstü işitme yeteneğine sahip olmak adına bir kulağını feda ediyor ve Snorri’ye göre o, altın dişlere sahip biri. Odin’in oğlu ve Baldr’ın katili Höd ise kör. Mimir, sadece bir kafadan ibaret, ama hâlâ Odin’e bilgelik sunabildiği için çok değerli. Nors tanrılarının ayırt edici özelliklerinden biri, bu eksikliklerin olumsuz olarak betimlenmemesi, aksine sık sık övülmeleri.
Davranışları da aynı şekilde insanlara çok benziyor. Deniz tanrısı Njörd ile dağ devi Skadi, sevgisiz ve kırgın bir evliliğe hapsolmuş durumda. En güçlü tanrıçalardan biri olan Frigg ki adı hâlâ Friday (Cuma) gününde yaşatılıyor, güçlü bir büyücü ve doğuma yardım ettiği söyleniyor. Oğlu Baldr’ın en büyük koruyucusu ama aynı zamanda sadakatsiz kocası Odin’in, güçlü bir kralın eline düşüp yakalanmasına, hatta kızartılmasına yol açıyor. Freyr ve kız kardeşi Freyja ensest yoluyla dünyaya geliyor ve bu tabuyu kendilerinin de uygulamış olmaları mümkün.
Tanrıların birbirlerine davranışları ne kadar tartışmalı olursa olsun, devlere yaptıklarıyla kıyaslanınca gölgede kalıyor. Ymir’in soyundan gelenlere karşı hile yapıyor, çalıyor ve durduk yere şiddet uyguluyorlar. Onların otoritesi ne ahlaki bir üstünlükten ne de olağanüstü bir doğaüstü güçten geliyor. Asıl güçleri, doğanın dizginlenemeyen kaosuyla insanlar arasında bir koruyucu duvar gibi durmalarından geliyor.

Düşman devler
Tanrılarla devler arasındaki ilişki, basit bir iyilik-kötülük savaşı olmaktan çok daha karmaşık. Devler genelde tanrılardan daha ilkel bir uygarlık olarak tasvir ediliyor ve çoğunlukla daha basit teknolojilerle ilişkilendiriliyor. Örneğin dev Hrungnir, Thor’un metal çekicine karşı taştan bir kalkan ve bileği taşı kullanıyor. Ama aynı zamanda tanrıların sahip olmak isteyip kendilerinin yapamadıkları nesnelere de sahipler. Mesela bira mayalamak için kullanılan dev bir kazan ya da devlere atalarından yadigâr kadim bilgelik… Tanrıların en çok arzuladığı şey ise kadın devlerle evlenmek. Bu durumda kadın devler “yüceltilip” tanrıça konumuna yükseliyor. Thor’un annesi Jörd ve Freyr’in eşi Gerd bunun örnekleri. Bu evlilikler, tanrıların yönetici konumda olduğu bir ilişkiye işaret ediyor. Ancak bu durum, mitolojinin doğasına örülmüş ve devlerle hem yıkıcı hem de kudretli doğa güçlerinin; coşkun sular, azgın denizler, kayalık araziler, buz kaplı lav tarlaları ya da orman yangınlarının arasındaki direkt ilişkiyi görmezden gelir nitelikte. Eğer kadın devler evlilik yoluyla tanrıların ailesine katılıyorsa bu, onların temsil ettiği güçlerin hâkimiyet altına alınmasını simgeliyor olabilir.
Thor’un bir nehri geçmeye çalışırken yaşadıklarını anlatan şu hikâye, çarpıcı bir örnek: Nehir yatağının yukarısında bir kadın dev idrarını yapınca sular kabarıyor. Bunun üzerine Thor, bir taş atıp mecazi bir ifadeyle “kaynağı tıkıyor”. Bu, dağ derelerinin kadın devler olarak kişileştirilmesinin ve tanrıların bu tehlikeli güçleri erkeklik gücüyle kontrol etmesinin açık bir göstergesi. Yolcuların tehlikeli bir akıntıyı geçmeden önce Thor’a korunma için yakarmış olduklarını hayal etmek zor değil. Nors mitolojisinde tanrılar, doğanın çoğu zaman kadınsılaştırılan gücünü hem ondan faydalanmak hem de onu dizginlemek için kontrol altında tutuyor. Bir dolu fırtınasının hasadı mahvedebildiği ya da başıboş kalan bir ocak ateşinin bir yerleşimi kül edebildiği bir dünyada, tanrıların istediklerinde her şeyi kontrol edebildiği düşüncesi mutlaka rahatlatıcı olmalı. Ama tanrılar ve devler arasındaki bu ilişkiyi yalnızca birinin diğerini sömürdüğü bir sistem olarak görmek yanlış olur. Nors halkı, doğa üzerindeki kontrolün eninde sonunda bir yanılsama olduğunun ve tanrıların yenilgisinin çoktan öngörüldüğünün gayet farkındaydı.

Ragnarök
Yüzüklerin Efendisi serisinin yazarı J. R. R. Tolkien’e göre kuzey mitolojisini asıl güçlü kılan şey, canavarların sonunda galip geleceğini bilse de çözümü salt irade ve cesarette bulan kahramanlık anlayışıydı.
Ragnarök, yani tanrıların kaçınılmaz yazgısı, bir bakıma dünyanın başlangıcında devlere (doğa güçlerine) yöneltilen şiddetinve doğanın sürdürülemez biçimde sömürülmesinin intikamı olarak okunabilir. Kaosun güçlerinin, tanrılar ile insan kahramanların ittifakıyla karşı karşıya geldiği ve mevcut dünyanın yok edildiği bir son savaş bu. Kaderden kaçış yok ama bu gerçek, tanrıları ve insanları denemekten alıkoymuyor. Odin, Valkürler aracılığıyla ölen insanlar içinden en cesurlarını seçiyor, onları Valhalla’da yanına alıyor ve bu savaşa hazırlıyordu.
İnsanoğlunun kötülüklerle örülmüş dev bir evren karşısındaki küçüklüğü vurgusu, aslında modern kıyamet anlatılarının da temelini oluşturuyor. Bugün bilimsel bilgiyle biliyoruz ki, güneş eninde sonunda tükenecek ve dünya yok olacak. Tabii, eğer daha önce bir asteroid ya da insan kaynaklı bir felaket buna yol açmazsa… Çoğu zaman en sert koşullarda yaşayan Nors halkı, varoluşun kırılganlığını içgüdüsel olarak anlıyordu.
Nors mahşeri, büyük bir toplumsal çözülmeyle başlıyor: yasalar ve kurallar bozuluyor, kardeşler büyük çatışmalarda birbirini öldürüyor, ensest yaygınlaşıyor ve akrabalık bağları kopuyor. Ardından üç yıl süren büyük bir kış geliyor. Dev kurtlar güneşi ve ayı yutuyor. Güçlü depremler, uzun zamandır okyanusa zincirlenmiş olan Loki ile oğulları, yani canavar kurt Fenrir ve Midgard Yılanı’nın serbest kalmasına sebep oluyor. Gökyüzü yarılıyor ve ateş âleminin efendisi Muspell’in oğulları, alevli bir kılıç taşıyan ateş devi Surt’un önderliğinde bu yarıktan geçiyor ve Asgard’a ulaşmak üzere gökkuşağı köprüsünü geçtikten sonra arkada kalan kısmı yakıp yıkıyorlar. Ölü insanların kesilmemiş tırnaklarından yapılmış bir gemi (naglfar), başka dev güçleri de sahneye çıkarıyor ve yaşanan çatışmada tanrıların çoğu ölüyor: Odin’i kurt Fenrir, Thor’u Midgard Yılanı, Freyr’i Surt öldürüyor. Loki ve Heimdall karşı saflarda birbirlerini öldürüyor, Tyr ise canavar köpek Garm tarafından alt ediliyor. Bütün dünya alevlere teslim oluyor, yıldızlar sönüyor ve dünya okyanusa gömülüyor.
Ama bu tam bir son değil, sadece bir döngünün sonu. Çünkü dünya, bu kez yemyeşil bir gezegen olarak yeniden doğuyor, felaketten sağ kurtulan tanrı çocuklarına miras kalıyor. Peki, vadedilen bu yeni başlangıç, hatalardan ders alıp farklı bir düzen kurma şansı mı, yoksa yine sömürü, ardından felaket ve intikam döngüsünün başlangıcı mı, işte bu net değil.

İnanç sistemi
Nors tanrıları hakkındaki bilgilerimizin neredeyse tamamı Hristiyan yazarların, özellikle 13. yüzyılda yaşayan İzlandalı şair, politikacı ve tarihçi Snorri Sturluson’un bu alanda yazdığı eserlere dayanıyor. Snorri, işin daha çok edebî kısmına eğilmiş, geleneksel şiir sanatının temelini oluşturan hikâyeleri kaydetmeye odaklanmıştı. Atalarının tanrılarına nasıl tapındıklarıyla pek ilgilenmiyordu.
Onun aktarımlarındaki bazı bilinçli boşluklar, ritüel uygulama veya pagan tapınma âdeti olarak yorumlanabilecek her şeyden özellikle kaçındığını gösteriyor. Örneğin, hikâyeyi kesin olarak bilmesine rağmen Odin’in runik alfabeyi öğrenmek için kendini feda edişini anlatmıyor. Bu durum, hikâyenin pagan tapınma geleneğiyle derinden bağlantılı olabileceğini düşündürüyor. Ya da belki Hristiyanlıktaki çarmıha gerilme/kendini feda etme anlatısına fazlaca yakın bir anlatı olduğu için rahatsız edici bulmuş olabilir. Zira bu hikâyede Odin, darağacına asılmış, vücudu mızrakla delinmiş ve yiyecek içecekten yoksun bırakılmıştı.
Yüzyıllar öncesine ait pagan uygulamalarını tasvir etme konusunda destanlar da pek güvenilir kaynaklar değil. Bu anlatılarda tanrılara adanmış tapınak ve mabetlerden, çeşitli şölenlerden söz ediliyor. Mesela geç döneme ait bir efsaneye göre, Freyr’in ahşaptan bir heykeli arabayla köy köy dolaştırılmış.
İzlanda’nın Hristiyanlaştırılmasıyla ilgili bir anlatıda ise paganların at eti yemeye ve istenmeyen bebekleri soğukta ölüme terk etmeye devam etme hakkına sahip oldukları belirtiliyor ki buradan bu uygulamaların eski din için önemli olduğu sonucu çıkarılabilir. Destanlarda sıkça atıfta bulunulan başka bir gelenek ise, İzlanda’ya göç eden gemilerin mutlaka yanlarına “onur direkleri” denen, üzeri tanrı sembolleriyle işli ahşap kütükler alması, karaya yaklaşınca suya bırakılan bu kütüklerin kıyıya çıktığı yerde yerleşim kurulmasıdır. Bu, tanrıların rehberliğini kabul etmenin bir yoluydu.
1080’lerde yaşayan tarihçi Bremenli Adam, İsveç’te eski tanrılara tapınmanın hâlâ çok canlı olduğunu gözlemlemiş ve Odin, Thor ve Freyr’in taht üzerinde duran heykellerinin bulunduğu bir pagan tapınağını betimlemiş. Ayrıca bu tür tapınakların, daha küçük ölçeklerde İskandinavya’daki evlerde de bulunduğunu eklemiş. Onun verdiği detaylara kuşkuyla yaklaşmak için bazı nedenler olsa da anlatılarında yer alan erekte bir penisle tasvir edilmiş Fricco (veya Freyr) heykeli, İsveç’te Rällinge’de bulunan ve o döneme ait küçük bir heykelcikle paralellik gösteriyor.

Gömü uygulamalarıyla ilgili olarak arkeolojik kayıtlar biraz daha fazla bilgi veriyor. Nors dininde ölüler hem yakılıyor hem de gömülüyordu. Bazen bu gömü törenleri oldukça gösterişliydi; hayvanlar kurban ediliyor, ölüye değerli kostümler giydiriliyor ve mezara silahlar veya kişisel bakım setleri gibi eşyalar konuyordu. Oseberg ve Gokstad’daki ünlü gemi gömüleri, muhtemelen en gösterişli olanlardı ve toplumun en önemli kişilerine ayrılmıştı. Bazı bireylerin gemi biçiminde dizilmiş taşların içine gömülmesi ve Viking Çağı resimli taşlarında ölülerin gemilerle yolculuk yapması konulu tasvirlerin yer alması, geminin ölümden hayata geçişin önemli bir simgesi olduğu düşüncesine yol açmış.
Pagan gömü uygulamalarına dair en ayrıntılı anlatı, beklenmedik bir kaynaktan geliyor: Volga Nehri çevresindeki halkları gezen Bağdat elçisi İbn Fadlan’ın Ruslar (Baltık’tan Karadeniz’e uzanan nehir yollarına yerleşmiş İskandinavlar) arasında geçirdiği zamana dair anlatısında ünlü bir gemi gömüsüne değinmiş. Ona göre cenazede çeşitli hayvanlar kurban ediliyor: iki at, kesilmeden önce terleyene kadar koşturuluyor. Ayrıca “gönüllü” bir köle kız, önce yas tutanların içindeki en yüksek rütbeli kişiyle cinsel ilişkiye giriyor. Ardından kapı eşiği üzerinde üç kez yukarı kaldırılıp bu hayatın ötesini görmesi sağlandıktan sonra Ölüm Meleği olarak adlandırılan yaşlı bir kadın tarafından öldürülüyor. Anlatılan öldürme sahnesi dehşet verici… Sarhoş edilmiş ve sonradan isteksizleşmiş kız, Ölüm Meleği tarafından kaburgalarının arasından bıçaklanırken bir yandan boğuluyor, bu arada erkekler çığlıkları bastırmak için kalkanlarına vuruyor. Gemi ve bu karanlık ritüelin gerçekleştiği alan ateşe veriliyor ve küllerin üzerine bir höyük inşa ediliyor. Tanrıların bu cenaze ritüellerinde hangi rolü oynadığı bilinmiyor. Elbette, savaşçının (einherjar) silahlarıyla birlikte gömülmesi, öldükten sonra Valhalla’da Odin, Thor ve tek kollu Tyr ile birlikte kaçınılmaz savaşa hazırlanırken o kılıç ve mızrakları kullanabilmesini sağlıyordu.
Dünya Ağacı ile birbirine bağlı dokuz dünya
Nors kozmosunda dokuz ayrı dünyadan bahsediliyor. Her ne kadar kaynaklarda bunların tam listesi olmasa da, bazı âlemlerden tek tek bahsediliyor. Merkezde, altın salonları ve tapınaklarıyla tanrıların evi Asgard yer alıyor; Vanir tanrılarının dünyası Vanaheim’den de söz ediliyor, ancak tam olarak tasvir edilmiyor. “Orta avlu” anlamına gelen Midgard, insanların yuvası ve Asgard’a gökkuşağı köprüsü Bifrost ile bağlı. Midgard, devlerin yaşadığı Jötunheim’dan Ymir’in kirpikleri sayesinde korunuyor!
Niflheim, buzla kaplı bir dünya ve yaratılıştan önce var olduğu düşünülen iki âlemden biri. Diğeri, ateş âlemi Muspelheim. Hel, Niflheim ile eşanlamlı olabilir veya dokuz âlemden biri olarak yerin derinliklerinde hayal edilmiş olabilir. Görünüşe göre şu iki diyar adını elflerden alıyor: gökyüzünde Alfheim ve ayaklarımızın altındaki kayalıkları ifade eden Svartalfheim. “Kara elfler”in bu ikinci evi, cücelerin yaşadığı ve değerli eşyalar ürettiği yer gibi görünüyor. Tüm bu âlemleri birbirine bağlayan ise, kökleri yeraltına, dalları ise göklere uzanan görkemli Dünya Ağacı.
Loki'nin canavar yavruları
Dünyayı saran bir yılan, dev bir kurt ve yeraltı dünyasının hükümdarı Loki’nin, zehirli bir yılanın altında zincirlenmişken onunla ilgilenen sadık bir eşi var: Sigyn. Sadakati, Loki’nin Demir Orman’da bir kadın devle ilişkiye girmesi sonucu doğan üç canavar çocuğun ortaya çıkmasıyla sınanmış olmalı. Tanrılar başlangıçta bu çocukları kendilerine yakın tutmaya çalışıyor, sonuçta, küçük bir yılan, bir kurt yavrusu ve bir kız çocuğu kudretli tanrılara nasıl bir tehdit oluşturabilir ki?
Ancak yılan kısa sürede o kadar büyüyor ki, Odin onu derin okyanusa atıyor ve yılan büyümeye devam ederek dünyayı kıvrım kıvrım sarıyor. Bu yılan Jörmungandr, yani Midgard Yılanı olarak biliniyor ve Thor’un büyük düşmanlarından biri. Kurt yavrusu da tanrıların kontrol edebileceğinden çok daha güçleniyor, bu yüzden onu bir balığın nefesi, bir kedinin adımı, bir dağın kökleri gibi imkânsız şeylerden yapılan bir ip ile bağlamak için kandırıyorlar. Yalnızca Tyr elini onun ağzına koyduğunda bağlanmayı kabul ediyor ve ipten kurtulamayacağını anlayınca dev çeneleriyle Tyr’ün elini bileğinden ısırıp koparıyor.
Loki’nin üçüncü çocuğu Hel, adını taşıyan ölüler âlemine gönderiliyor ve orayı yönetiyor. Melankolik bir figür olan Hel, yarı morarmış, yarı ceset beyazı olarak tasvir ediliyor. Geniş yeraltı dünyasını büyük bir kıskançlıkla koruyor ve savaşta şerefiyle ölmeyen herkesi içine alıyor. Bunların arasında tanrı Baldr ve sadık eşi Nanna da bulunuyor. Loki’nin tüm çocukları tanrıların başına bela olmuyor tabii. Onun dev bir aygırla ilişkisi sonucunda doğan sekiz bacaklı at, Sleipnir, kötülükle örülü köklerine rağmen tüm atların en iyisi ve Odin’in atı.
Ateş ve Buz: İzlanda peyzajının mitler üzerindeki etkisi
Viking Çağı’nda Norslar inançlarını ve tanrı hikâyelerini İzlanda’ya taşıdılar. Burası, bu öykülerin en uzun süre yaşadığı coğrafya ve Viking dünyasının uzak bir üssü oldu. İlk yerleşimciler, İzlanda’nın aktif volkanik doğasıyla, yani bitmeyen yer sarsıntıları, buharçıkan bacalar ve lav akıntılarıyla karşılaştıklarında, kendilerini devler âleminde gibi hissetmiş olmalılar. Bu durum, büyük olasılıkla mitlerin İzlanda’daki anlatılarını etkilemiş, zira devler “lav balinaları” olarak tanımlanmış, yaratılış ateş ve buzun buluşması şeklinde kurgulanmış ve ateş devi Surt, yerin altından fışkıran magmanın kişiliğe bürünmüş hâli olarak anlam kazanmış.
Doğal çevrenin etkisi, özellikle Ragnarök tasvirinde belirgin… Bu, birkaç kadim Norsİzlanda şiirinde anlatılıyor ve 13. yüzyıl mitografı Snorri Sturluson tarafından ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Buhar ve dumanın yıldızları örtmesi, ateşin toprağı tüketmesi, volkanik seller gibi felaket ayrıntıları İzlandalılar için hayal etmesi pek de zor olmayan olaylar. Ayrıca soğuyan lavın kısa sürede yosunlaşıp tekrar yeşerdiğini de gözlemlemiş olmaları muhtemel.
1960’larda İzlanda’nın güney kıyısında denizden yüzeye çıkan bir volkanik adanın Surtsey olarak adlandırılması, magma/ateş devi Surt’un adını taşıması bakımından son derece uygun. Adanın siyah lavla kaplı arazisinin bugün hayvanlar ve bitkiler tarafından işgal edilmiş, Ragnarök’ten sonra yeniden doğmuş dünya gibi yeşermiş olması da epey anlamlı.
Hristiyanlık etkisi
Nors mitleri, durup dururken kendi kendine var olmadı. Tarih, doğa ve inançların iç içe geçtiği bir dünyadan doğdu. Nors mitolojisine dair edebî anlatıların neredeyse tamamı, İzlanda’nın Hristiyanlığı kabul etmesinden 200–300 yıl sonrasına tarihleniyor ve akademisyenler, günümüze ulaşan bu mitlerin Hristiyan anlatısından ne ölçüde etkilendiği konusunda farklı görüşlere sahip. Örneğin, Völuspá adlı mitolojik şiirde bir yıkımın ardından yeniden yeşeren dünyaya güçlü bir liderin gelişini müjdeleyen kıtanın şiire sonradan eklendiği ve bu eklentinin Hz. İsa Mesih’in yeniden doğumuna bir gönderme olduğu düşünülüyor. Ancak diğer etkileri tespit etmek bu kadar kolay değil.
Odin’in adı, 5. yüzyılın başlarına tarihlenen ve Danimarka’nın Vindelev köyünde bulunan bir süsleme diski üzerindeki runik yazılarda geçiyor; bu da onun Nors inancında ne denli eski ve köklü bir tanrı olduğunu gösteriyor. Peki, Odin’in Orta Çağ kaynaklarında “her şeyin babası” rolüyle anılması tek tanrılı bir inanca gönderme olabilir mi? Baldr’ın ölümü ve Ragnarök sonrası dirilişi, Hz. İsa’nın dirilişinden etkilenmiş olabilir mi? Elbette, Hristiyanlıkla temas, Viking Çağı’nın mit ve ritüellerini etkilemiş olabilir. Örneğin, Viking mezarlarında bulunan Thor’un çekici kolyelerinin Hristiyan çarmıhını taklit ederek geliştirildiği öne sürülüyor. Viking Çağı’na ait bazı buluntularda rastlanan, kimlik ve hikâyeleri günümüze ulaşmamış efsanevi ve mitolojik figürler ise, inançların bu dönemde hızla evrildiğini gösteriyor.
Görseller: © Alamy, © Getty Images, © Shutterstock
Benzer Haberler

Frankenstein efsanesinin ardındaki gerçek hikâye

Hitler'e suikast girişimleri: Tarihin akışını değiştirebilecek planlar

Bucchero seramikleri nedir? Etrüsklerin siyah altınına yolculuk









