
Frankenstein efsanesinin ardındaki gerçek hikâye
Yazan: Callum McKelvie
1818 yılında insanoğlu ilk kez — ama kesinlikle son olmayacaktı — bir canavar yarattı. İngiliz yazar Mary Shelley’nin o yıl yayımlanan gotik romanı Frankenstein, doğa yasalarına meydan okuyarak çürümüş cesetlerden canlı bir varlık yaratmaya kalkışan hırslı bir genç adamın dehşet verici hikâyesini anlatıyordu. Tüyler ürpertici bu öykü, okurları aynı anda hem irkiltti hem de büyüledi. Roman bugün hâlâ her yıl binlerce adet satmaya devam ediyor.
Yayımlandığı günden bu yana Frankenstein, sıradan bir roman olmanın çok ötesine geçerek modern bir mite dönüştü. Bu dönüşüm, eserin kökenlerine dair tuhaf söylentilerin ortaya çıkmasına yol açtığı gibi, “Frankenstein” dendiğinde aklımıza gelen pek çok klişeyle romanın sayfalarında gerçekten anlatılanlar arasında belirgin farklar oluşmasına da sebep oldu. Sözgelimi, Mary Shelley’nin yarattığı canavar yıldırım çarpmasıyla doğmamıştı, esasen ortada bir şato da yoktu; hele o boynundan cıvatalar fışkıran yaratıklara ise hiç girmeyelim! Bununla birlikte, ister orijinal metinde yer alsın ister sonradan eklenmiş olsun, Frankenstein’a dair tüm bu ayrıntıların kuşkusuz tarihsel bir değeri var. Zira hepsi, Mary Shelley’nin yaşamından ona ilham veren olaylara ve eserin yıllar içindeki uyarlamalarına uzanan zengin bir hikâyenin parçası.

Mary Shelley'nin dünyası
Asıl adı Mary Wollstonecraft Godwin olan Mary Shelley, 30 Ağustos 1797’de dünyaya geldi. Edebiyatla iç içe bir aileden geliyordu; babası William Godwin ve annesi Mary Wollstonecraft tanınmış yazarlardı. Annesi, feminizmin kurucu isimlerinden biri olarak kabul ediliyor ve bu alandaki çalışmalarıyla tanınıyordu. Ne var ki Mary’nin doğumundan yalnızca 11 gün sonra hayatını kaybetti. Büyük bir trajediyle yaşama ilk adımını atan Mary resmî bir eğitim almadı ve babası tarafından yetiştirildi. Buna rağmen — hatta belki de bu sayede — neredeyse hiç durmadan okuyor, öğreniyordu. Okumalarının büyük bölümünü Londra’daki St. Pancras Mezarlığı’nda, annesinin mezarının başında yapardı. Daha çocuk yaşta anne ve babasının izinden gitmeye karar veren Mary, henüz 14 yaşındayken yazdığı ilk şiiriyle bu tutkusunu somutlaştırdı.
Babası edebiyat çevreleriyle iç içe olduğundan, evlerinde zaman zaman dönemin ünlü simalarını da ağırlıyorlardı. Bir defasında İngiliz şair Samuel Taylor Coleridge ailenin konuğu olmuş ve The Rime of the Ancient Mariner adlı şiirinden bölümler okumuştu. Mary de oradaydı ve bir koltuğun arkasına gizlenmiş, sessizce dinliyordu. Fark edildiğinde babası onu odadan çıkarmak istedi fakat bizzat Coleridge kalmasına izin verilmesini rica etti. Genç dinleyicisi neşe ve hayranlıkla kulak verirken şiiri okumaya devam etti. Bu sahne muhtemelen genç Mary’nin üzerinde derin bir iz bırakmıştı, zira Frankenstein’ın farklı bölümlerinde bu destansı şiire defalarca gönderme yaptığını görüyoruz. 1812’de Mary hayatının akışını tamamen değiştirecek biriyle tanıştı: Babasının hayranı, özgür ruhlu genç şair Percy Bysshe Shelley... Aralarındaki bağ kısa sürede derinleşti. Öyle ki Percy evli olmasına rağmen 1814’te romantik bir ilişki yaşamaya başladılar. Ardından Avrupa’ya kaçtılar ve 1815’te ilk çocukları dünyaya geldi. Fakat maalesef trajediler Mary’nin peşini bırakmıyordu. Prematüre doğan kızları yalnızca birkaç gün hayatta kalabildi. O sırada Mary henüz 17 yaşındaydı. Bir yıl sonra genç çift, yakın arkadaşlarıyla birlikte yazı İsviçre’de, Cenevre Gölü’nün kıyısındaki küçük bir villada geçirmeye karar verdi. O yaz, edebiyat tarihine damgasını vuracak olaylar yaşanacaktı.

Korkutucu gök gürültüsü ve şimşekler
Mary Shelley’nin Frankenstein fikrini İsviçre’de, göl kıyısındaki bu villada kurguladığı artık neredeyse herkesçe biliniyor. Zamanla bu anın kendisi de başlı başına bir efsaneye dönüştü. Nitekim yaşananlar 1935 yapımı The Bride of Frankenstein (Frankenstein’ın Gelini) filmiyle beyaz perdeye taşındı ve Ken Russell’ın Gothic (1986) adlı filmi başta olmak üzere pek çok başka yapıma da ilham verdi. 1815’te Endonezya’daki Tambora Yanardağı’nın patlamasıyla ortaya çıkan olağanüstü hava koşulları, ertesi yılın “yazsız yıl” olarak tarihe geçmesine yol açmıştı. Mary ve beraberindeki Percy, üvey kız kardeşi Claire Clairmont, Doktor John William Polidori ve şair Lord Byron, fırtınalı hava nedeniyle adeta villaya hapsolmuştu. Yapacak fazla şey olmayınca doğaüstü hikâyelere sığındılar. Birlikte okudukları eserler arasında, 1812’de yayımlanmış Alman hayalet öyküleri derlemesi Fantasmagoriana d a vardı.
Derken Byron’ın aklına bir fikir geldi: Bir yarışma yapacaklardı. Herkes kendi korku hikâyesini yazacak ve en ürkütücü bulunan öykü kazanacaktı. Vakit geçirmek için tasarlanmış bir oyun gibi görünse de ortaya çıkan metinler gelecekte Gotik korku edebiyatında iki önemli kilometre taşına dönüşecekti. Ancak ilginçtir ki ikisi de grubun en ünlü yazarlarından çıkmamıştı. Söz konusu eserler, Mary’nin Frankenstein’ı ve Polidori’nin The Vampyre (Vampir) adlı öyküsüydü. Polidori’nin metni edebiyat tarihçileri tarafından modern vampir anlatısının temel taşlarından biri olarak kabul edilirken, Bram Stoker’ın Dracula adlı eserinin de başlıca ilham kaynakları arasında görülüyor.
O kasvetli yazdan üç yıl sonra, Mary hikâyesinin gözden geçirilmiş ve genişletilmiş hâlini yayımladı. Villada geçen günler, yapılan sohbetler ve yüksek sesle okunan metinler kuşkusuz bu beş kişi üzerinde iz bırakmıştı ancak detaylara çok hâkim olmadığımız için hangi konuşmanın ya da fikrin romana nasıl yansıdığını bilemiyoruz. Bununla birlikte, Frankenstein’da karşımıza çıkan bazı ayrıntıların gerçek tarihsel mekânlar ve kişilerle dikkat çekici biçimde örtüşmesi, kimi tarihçilerin “Mary tamamen kendi hayal gücüyle mi hareket etmişti, yoksa doğrudan ve somut ilham kaynakları mı vardı?” sorusunu sormalarına yol açıyor.

Johann Kondrad Dippel: Karanlık bir sima
Almanya’nın batısındaki yüksek tepelerde, Odenwald sıradağlarının sık ormanları arasında Frankenstein Şatosu’nun harabeleri yer alıyor. Sözünü ettiğimiz şey, eski korku filmlerinde gördüğümüz yapay dekorlardan biri değil; tüm kasvetiyle dimdik ayakta duran, gerçek bir kale harabesinden bahsediyoruz. 13. yüzyılda inşa edilmiş olan kale, Mary Shelley 1814’te Percy ile birlikte Ren Nehri boyunca yol alırken buradan geçtiğinde çoktan harabeye dönmüş durumdaydı. Mary’nin kalıntıları bizzat ziyaret ettiğine dair elimizde somut bir bilgi yok ama yakınlardaki Gernsheim kasabasında birkaç saat geçirdiğini biliyoruz. Buradayken, uzaktan da olsa bu kasvetli yapıyı görmüş, hatta kalenin eski sakini, simyacı, hekim ve okültist Johann Konrad Dippel hakkında anlatılan esrarengiz hikâyeleri duymuş olması gayet mümkün.
Dippel, 10 Ağustos 1673’te bu şatoda dünyaya geldi. Hayatı boyunca biraz asi, biraz da huzursuz biri olarak tanındı. Hatta bir dönem dinî sapkınlık suçlamasıyla Danimarka’ya bağlı Bornholm Adası’nda yedi yıl hapis yattı. Dippel aynı zamanda simyayla ilgileniyordu. Bu alana yirmili yaşlarında ilgi duymaya başlamıştı.
Günümüzde Frankenstein romanının kahramanı Victor Frankenstein çoğu zaman sadece bir bilim insanı olarak anılıyor. Oysa Mary Shelley’nin roman boyunca simyaya sık sık gönderme yaptığını görüyoruz. Cornelius Agrippa, Albertus Magnus ve Paracelsus’un eserlerini özellikle anması da tesadüf değil. Bu ayrıntılar, Frankenstein romanının köklerinin modern bilimin ötesine uzandığını açıkça hissettiriyor.

Dippel’in kadavralar üzerinde deneyler yürüttüğü de biliniyor ancak bunu daha çok hayvan cesetleriyle yapıyordu. Onun en ünlü icadı ise, çeşitli organlardan damıtılarak elde edilen siyah ve yoğun bir sıvıydı: Dippel Yağı… Bu maddenin her derde deva olduğuna inanılıyordu. Nitekim Dippel’le aynı dönemde yaşayan Peter Shaw, yağın “soğuk nöbetlerinden önce omurga boyunca dışarıdan sürülmesi hâlinde ateşi iyileştirdiğini” öne sürmüştü. Bu tuhaf sıvı, beklenmedik bir keşfin de kapısını araladı. Boya ustası Diesbach, Dippel Yağı’nı kaynatılmış koşnil böceklerinden elde edilen bir sıvıyla kazara karıştırdığında, ortaya son derece yoğun bir mavi renk çıktı. Daha sonra Berlin Mavisi olarak anılacak bu boya, bugün hâlâ patolojide kurşun zehirlenmesini saptamak için kullanılıyor.
Simyacı Dippel hakkındaki bir diğer tuhaf iddia ise insan ruhunu bir bedenden diğerine aktarmaya çalıştığı deneyler yaptığıydı. Anlatılanlara göre bu amaçla huniye benzeyen bir düzenek kullanmayı bile denemişti. Söz konusu deneylere ait somut kanıtlar bulunmuyor ancak 1736 tarihli bir metninde ruh aktarımı üzerine düşüncelerini yazıya dökmüştü. İlginçtir ki 20. yüzyılda çekilen çok sayıdaki Frankenstein uyarlamalarından biri olan 1967 yapımı Frankenstein Created Woman (Frankenstein Kadını Yarattı), dikişlerle birleştirilmiş vücut parçaları yerine tam da bu ruh aktarımı fikrini merkezine almıştı. Filmin senaristi Anthony Hinds’in doğrudan Dippel’den esinlenmiş olması pek olası görünmese de bu benzerlik Frankenstein efsanesinde fikirlerin ve temaların zaman içinde nasıl birbirine karıştığını gösteriyor. Küçük bir not olarak, bu film İtalyan asıllı ünlü Amerikalı yönetmen Martin Scorsese’nin favorilerinden biriydi. Scorsese bir keresinde şöyle demişti: “Bu filmi seçmemin nedeni onun en çok sevdiğim film olması değil. Sadistik ve izlemesi zor bir yapım. Ama buradaki esas mesele, ruhu ayrı bir kavram olarak ele almaları.”

Canavar elektrikle mi hayat buldu?
1942 yapımı Ghost of Frankenstein (Frankenstein’ın Hayaleti) filminde, Bela Lugosi’nin canlandırdığı Ygor karakteri canavara şöyle seslenir: “Baban Frankenstein’dı, ama annen şimşekti!” Bu replik, canavarın yıldırım sayesinde hayata geldiği fikrinin sinemada nasıl yer ettiğinin açık bir örneği. Oysa Mary’nin özgün hikâyesinde yaratığın nasıl can bulduğuna dair net bir tarif yok; yalnızca belirsiz bir “yaşam kıvılcımı”ndan söz ediliyor. Romanda yıldırım bambaşka bir bağlamda karşımıza çıkıyor: Victor Frankenstein, henüz 15 yaşındayken bir ağacın düşen yıldırımla parçalanmasına tanıklık ediyor ve bu görüntü zihnine kazınıyor. Öte yandan, şunu da dikkate almak gerekir ki Mary Shelley’nin romanı yazdığı dönem elektrik üzerine yapılan deneylerin ve tartışmaların hız kazandığı yıllardı. Yazar kuşkusuz bu gelişmelerden haberdardı. Nitekim kitabın sayfalarında yıldırım başrolde olmasa bile, dönemin elektrik merakının arka planda sessizce varlığını hissettirdiği söylenebilir.
1786’da İtalyan bilim insanı Luigi Galvani, ölü bir kurbağanın sinirlerine neşterle dokunduğunda hayvanın bacaklarının seğirdiğini görmüştü. Bulgularını 1791’e kadar yayımlamayan Galvani, bu hareketin “hayvansal elektrik”ten kaynaklandığı sonucuna vardı. Yeğeni Giovanni Aldini ise amcasının çalışmalarını Galvanizm adı verilen deneylerle daha da ileri taşıdı; elektrik akımını kullanarak, kopmuş ellerin madeni para fırlatmasını, kesik başların yüzlerinde gülümsemeye benzer ifadeler oluşmasını sağladı. 1803’te katil George Foster’ın cesedi üzerinde de çeşitli deneyler yaptı. Mary Shelley, romanının 1831 baskısının önsözünde bu çalışmalara açıkça değinerek, “belki de bir ceset yeniden canlandırılabilir. Galvanizm bunun işaretlerini verdi,” diye yazmıştı.
Aldini ile aynı dönemde, elektriğin gizemi başka bilim insanlarının da ilgisini çekmişti. Bunlardan biri, 1807’de bu alanda deneyler yapmaya başlayan İngiliz bilim insanı Andrew Crosse’tu. Söylentiye göre, Mary ve Percy Shelley 28 Aralık 1814’te Londra’nın buz tutmuş sokaklarını arşınlayarak Crosse’un konuşmasını bizzat dinlemeye gitmişti. Ancak bu rivayetin ne kadar doğru olduğu ya da Crosse’un söylediklerinin genç Mary üzerinde doğrudan bir etkisinin olup olmadığı kesin olarak bilinmiyor. Yine de Crosse’u burada anmak gerekir, zira Frankenstein’ın yayımlanmasından 18 yıl sonra, onun deneyleri sırasında yaşanan bazı tuhaf olaylar hem dönemin kamuoyunda hem de bilim çevrelerinde büyük bir yankı uyandıracaktı.
1836 yılında Andrew Crosse, bir parça volkanik taşı asit dolu bir kaba yerleştirip içinden elektrik akımı geçirdi. Bir süre sonra, taşın üzerinde küçük, böceğimsi canlıların kümeler hâlinde belirdiğini gördüğünde büyük bir şaşkınlık yaşadı. Crosse bu varlıkları tarif ederken, her birinin “kuyruğu andıran birkaç sert kılın üzerinde doğrulmuş, neredeyse kusursuz bir böceği andırdığını” yazmıştı. Ortaya çıkan bu canlıların kökeni konusunda ise son derece temkinliydi. Şöyle demişti: “Doğuşlarının sebebine dair hiçbir zaman bir görüş ileri sürmedim. Bunun çok basit bir nedeni vardı: Bu konuda akla yatkın bir açıklama üretemiyordum.” Bu keşif kısa sürede, Crosse’un elektrik yoluyla canlılar yarattığı söylentilerini doğurdu. Oysa Crosse böyle bir iddiayı hiçbir zaman sahiplenmemiş, ortaya çıkan varlıkların ne olduğu konusunda özellikle sessiz kalmayı tercih etmişti. Deney büyük olasılıkla önceden ortamda bulunan mikroskobik canlıların elektriğin etkisiyle görünür hâle gelmesinden ibaretti. Yine de kamuoyunun gözünde mesele çoktan başka bir yere evrilmişti: Elektrik artık yalnızca gücü değil, yaşamın kendisini de çağrıştırıyordu.

Tanrı’yı oynamak
Mary Shelley, 1 Şubat 1851’de, 53 yaşındayken hayatını kaybetti. Ancak ölümünden sonra Frankenstein’ın etkisi azalmadı, aksine hikâye giderek daha geniş kitlelere ulaştı. Romanın uyarlamaları oldukça erken bir tarihte, henüz Mary hayattayken başlamıştı. Bunların ilki, İngiliz oyun yazarı Richard Peake’in 1823’te sahneye koyduğu Presumption; or, The Fate of Frankenstein (Varsayım; ya da Frankenstein’ın Kaderi) adlı tiyatro oyunuydu. Peake’in bu uyarlaması, ilerleyen yıllarda Frankenstein efsanesinin ayrılmaz bir parçası hâline gelecek bazı unsurların da ilk örneklerini sundu. Fritz adlı karakter de bunlardan biriydi. Fritz, 1931 yapımı bir filmde bu defa kambur bir yardımcıya dönüşecekti. Böylece, zamanla “Igor” olarak tanınacak karaktere uzanan yol açılmış oldu.
Mary Shelley, Peake’in tiyatro uyarlamasını bizzat izlemiş, İngiliz aktör Thomas Cooke’un canavarı canlandırmasından keyif aldığını dile getirmişti. Ayrıca, oyunun broşüründe canavarın adının özellikle belirtilmemesini ve seyircinin karakteri sahnede adım adım keşfetmesini de ilginç bulmuştu. Diğer taraftan, oyunun genel kurgusundan pek hoşnut kalmadığını da gizlememiş ve görüşünü kısa ama net bir cümleyle özetlemişti: “Hikâye sahneye iyi aktarılmamış.” Aslına bakılırsa Mary Shelley, romanının erken dönem uyarlamalarının bile hikâyenin özünden giderek uzaklaştığını görmüş ve bundan pek hoşlanmamıştı. Nitekim 1826’da sahnelenen bir uyarlama, onun konuşabilen canavarını tamamen sessizleştirmişti. Üstelik öykü, canavarın kendini bir yanardağın içine atmasıyla sona eriyordu. Sessiz canavar fikri, ilerleyen yıllarda sahnelenen pek çok uyarlamada tekrarlandı.
Mary’nin ölümünden sonra bu serbest yorum anlayışı daha da yaygınlaştı. 20. yüzyıla gelindiğinde ise sahneye hızla gelişen bambaşka bir anlatım biçimi çıkmıştı: sinema. Thomas Edison stüdyosunun 1910’da çektiği ilk film uyarlaması da bu yaklaşımı sürdürmüş, hatta A Liberal Adaptation (Serbest Bir Uyarlama) alt başlığıyla gösterime girmişti.
Hikâye yıllar içinde böylesine değişip dönüşmüşken, akla kaçınılmaz bir soru geliyor: Acaba Mary Shelley, bugün Frankenstein denince gözümüzün önüne gelen yassı kafalı, boynundan cıvatalar çıkan o meşhur yaratık hakkında ne düşünürdü?

Dünyaca tanınan bir canavar
1931 yapımı Frankenstein adlı filmin hikâyesi bu kez bir başka kadın yazarla başlıyordu. Bu isim, İngiliz oyun yazarı, romancı ve şair Peggy Webling’di. Webling, İrlandalı yönetmen Hamilton Deane’in 1924’te sahneye koyduğu Dracula uyarlamasının büyük başarısından etkilenmiş ve Mary Shelley’nin romanında benzer bir tiyatro potansiyeli görmüştü. Metnini kısa sürede tamamlayarak Deane’e gönderdi. Deane, oyunu oldukça iyi bulmuştu. 1931’e gelindiğinde Webling’in oyunu 200’den fazla kez sahnelenmişti bile. Bu başarının ardından gözler Amerika’ya çevrildi ve bir Broadway uyarlaması gündeme geldi. Tıpkı Dracula’da olduğu gibi, metni elden geçirmek üzere Amerikalı oyun yazarı ve senarist John Balderston devreye girdi. Ne var ki Balderston, Webling’in metnini son derece kaba ve özensiz bulmuş, neredeyse baştan sona elden geçirmişti. Gelgelelim, ortaya çıkan bu yeni versiyon hiçbir zaman tiyatro sahnesine taşınmadı. Çünkü Frankenstein artık beyaz perdeye adım atıyordu. Universal Pictures film şirketi, Todd Browning’in yönettiği ve 1931’in başlarında gösterime girmiş olan Dracula filminin büyük başarısı sayesinde iflasın eşiğinden dönmüştü.
Film, John Balderston’ın sahne uyarlamasından sinemaya aktarılmış, başrolde ise o sıralar yükselişte olan Bela Lugosi yer almıştı. Universal, aynı başarıyı tekrarlayabileceğini düşünerek bu kez Frankenstein’a yöneldi. Stüdyo, uyarlama haklarını Balderston ve Peggy Webling’den 20 bin dolar ve hasılattan yüzde bir pay karşılığında satın aldı. Yapımın yönetmenliği İngiliz sinemacı James Whale’e emanet edildi. Whale, Balderston’ın metniyle yetinmeyerek Garrett Fort ve Francis Edward Faragoh’un kaleme aldığı yeni bir senaryo üzerinden çalışmayı tercih etti.
Canavar rolü önce Bela Lugosi’ye teklif edilmiş olsa da James Whale tercihini o dönemde neredeyse kimsenin tanımadığı Boris Karloff’tan yana kullandı. Karloff’u canavara dönüştürme görevi ise makyaj sanatçısı Jack Pierce’a düştü. Pierce’ın saatler süren çalışmaları sonucunda, Frankenstein dendiğinde herkesin aklına gelen o ikonik yüz ortaya çıktı. Film, romanın mekânını da değiştiriyor, olaylar İsviçre’den alınarak Bavyera’daki harap bir şatoya taşınıyordu. Üstelik Webling’in tiyatro oyununda canavar yıldırım çarpmasıyla yok olurken, sinema uyarlaması bambaşka ve artık klasikleşmiş bir sahneye imza attı: Canavarın şiddetli bir fırtına sırasında elektrik akımıyla hayata döndürülmesi… Film olağanüstü bir başarı kazandı ve Universal Pictures için tam anlamıyla bir para makinesine dönüştü. Frankenstein, sonraki yıllarda defalarca yeniden gösterime girecek ve 1953’e gelindiğinde stüdyoya toplamda 12 milyon dolar kazandıracaktı. Sinema eleştirmeni Sör Christopher Frayling’in de dikkat çektiği gibi “film, çılgın bir bilim insanı ve onun yarattığı canavar hayal edildiğinde akla ilk gelen o imgeyi yaratmıştı.”
O yaşıyor!
Yayımlanmasının üzerinden 200 yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen Mary Shelley’nin ürkütücü hikâyesi hâlâ yaşamaya devam ediyor. Frankenstein öylesine güçlü bir roman ki kendisinden sonra gelen sayısız uyarlamanın yaratıcılarına geniş ve esnek bir zemin sundu. Aralık 2025 itibarıyla Shelley’nin eserinden doğrudan ya da dolaylı biçimde beslenmiş 420 uzun metrajlı film, 193 kısa film ve 332 televizyon yapımı mevcut. Tabii ki bunlara yüzlerce kitap, tiyatro oyunu, öykü, çizgi roman ve radyo dramasını da eklemek gerekiyor.
Üstelik bu modern yorumlardan bazılarının yalnızca Mary Shelley’nin romanından değil, birbirlerinden de ilham aldıklarını görüyoruz. Amerikalı aktris Maggie Gyllenhaal’ın 2026’da gösterime girmesi planlanan The Bride (Gelin) adlı filminin, 1935 yapımı The Bride of Frankenstein’dan (Frankenstein’ın Gelini) ilham alması bunun son örneklerinden biri. Böylece yeni uyarlamalar, Mary Shelley’nin yarattığı dünyayla sonraki yorumları aynı potada eriterek hikâyeye yeniden hayat veriyorlar. Görünen o ki tıpkı romanının başkahramanı gibi Mary Shelley de bir “canavar” yarattı ancak onun yarattığı şey yok olmadı; her yeni yorumda biraz daha büyüdü, biçim değiştirdi ve yaşamayı sürdürdü. Günümüzde ortaya çıkan her uyarlama, bu efsaneye eklenen yeni bir halka niteliğinde. Sonuç olarak şunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz: Frankenstein yaşıyor!

Korku sinemasının en ünlü gelininin doğuşu
Cadılar Bayramı’nın en bilindik kostümlerinden biri hiç kuşkusuz Victor Frankenstein’ın canavarı ve onun “gelini”dir. Oysa Mary Shelley’nin özgün romanında canavar gerçekten de Victor’dan kendisine bir eş yaratmasını istese de Victor bu ikinci bedeni canlanmasına fırsat vermeden yok eder. Yani romanın sayfalarında gelin aslında hiç yaşamaz. Uzun beyaz ameliyat önlüğü ve beyaz şeritli kabarık saçlarıyla ikonlaşmış gelin imgesini sinema tarihine kazandıran kişi ise, 1935 tarihli başyapıtı The Bride of Frankenstein (Frankenstein’ın Gelini) ile yönetmen James Whale.
Aslına bakılırsa, 1931’de çektiği Frankenstein filmi büyük bir gişe başarısı elde etmiş olsa da Whale bir devam filmine sıcak bakmıyordu. Ancak yaratıcılık açısından tamamen serbest bırakılacağı sözünü alınca projeyi kabul etti. İlham almak için Mary Shelley’nin romanını yeniden okuduğunda, gelin fikrini hikâyenin merkezine yerleştirmeye karar verdi. Karakteri İngiliz aktris Elsa Lanchester canlandırdı.
Görseller: © Adobe Stock, © Alamy, © Getty Images, © Shutterstock
Benzer Haberler

Hitler'e suikast girişimleri: Tarihin akışını değiştirebilecek planlar

Bucchero seramikleri nedir? Etrüsklerin siyah altınına yolculuk

Arezzo Kimerası nedir? Etrüsklerin efsanevi bronz başyapıtı









