Haber kapak görseli
Genel
13 dk okunma süresi
All About History

Vahşi Batı'nın unutulmayan efsaneleri ve korkunç hikâyeleri

İçeriği Paylaş

Hayalet trenlerden görünmez haydutlara, gökten yağan et parçalarından yıllarca lunaparkta sergilenen bir haydut cesedine... Amerika'nın Vahşi Batısı, yalnızca silahşörlerin değil, bugün hâlâ gizemini koruyan ürkütücü efsanelerin de merkeziydi. İşte gerçekle efsanenin iç içe geçtiği 10 sıra dışı hikâye.

Yazan: Callum McKelvie

19. yüzyılda genç Amerika hızla büyüyor ve bugün bildiğimiz küresel güç olma yolunda ilerliyordu. 1803’te ülke, Fransa’dan Mississippi Nehri’nin batısındaki devasa toprakları satın alarak sınırlarını bir anda iki katına çıkarmıştı. Bugün Iowa, Kansas, Louisiana, Teksas, Colorado, Oklahoma ve Wyoming gibi birçok eyaletin bulunduğu bu geniş coğrafya artık Amerika’ya aitti. 1860’ların sonuna gelindiğinde, iç savaşın sona ermesi ve demiryollarının gelişmesi, yerleşimcilerin daha önce hiç gitmedikleri kadar batıya açılmalarını sağladı. Bu zorlu ve keşfedilmeyi bekleyen topraklar —ve zamanla bu dönem— “Vahşi Batı” olarak anılacaktı.

O yıllar haydutların, sığır hırsızlarının ve eli tetikte silahşörlerin zamanıydı. Lakin halk arasındaki söylentilere kulak verecek olursak, aynı zamanda tuhaf olayların da kol gezdiği bir dönemdi. Bu sınır toprakları, seri katillerden hayaletlere uzanan ürkütücü hikâyelere ev sahipliği yaptı. Bu hikâyelerden bazıları çok değişmeden günümüze ulaştı ancak bir kısmı yıllar içinde dilden dile dolaşarak daha da tuhaf bir hâl aldı.

Anlatılanlardan ne kadarının gerçek olduğunu muhtemelen asla bilemeyeceğiz. Ancak tüm halk anlatıları ve efsaneler gibi zamanla dallanıp budaklanan bu hikâyeler, Vahşi Batı’nın bilinmezliklerle dolu dünyasının neden kuşaklar boyunca hayal gücümüzü cezbettiğini gözler önüne seriyor.

Six Mile Canyon’un hayalet haydudu / Nevada

Ünlü çizgi film Scooby-Doo’nun bir bölümüne yakışacak adıyla Six Mile Canyon’ın “Hayalet Haydutu”, anlatılanlara göre tren soyguncusu Big Jack Davis’in geri dönen ruhuydu. Onun hikâyesi çoğu efsaneden daha tuhaf ve gerçekle uydurma arasındaki çizgiyi ayırt etmek neredeyse imkânsız.

Rivayete göre Davis, 1850’ler ile 60’lar arasında Nevada’da Virginia City yakınlarındaki Six Mile Canyon bölgesinde küçük bir külçe işleme tesisine sahip bir iş insanıydı. Fakat işin aslı farklıydı. Davis, geceleri tren soygunu yapan bir çetenin lideriydi ve bu iş mükemmel bir paravandı. Zira çaldıkları altını kolayca eritip satabiliyordu. Davis’in en cüretkâr soygunu ise 5 Kasım 1870 gecesi gerçekleşti. Çetesiyle birlikte o gece neredeyse 40.000 dolar nakit para çalmayı başardılar. Davis sonunda yakalandı ve on yıl hapse mahkûm edildi ancak kaçmaya çalışan bazı mahkûmları ihbar ettiği için sadece beş yıl yattı. Serbest kaldıktan sonra ise soygunların cazibesine direnemedi ve 13 Eylül 1877’de bir posta arabasını soymaya çalışırken vurularak öldürüldü.

Ölümünden kısa süre sonra tuhaf söylentiler hızla yayılmaya başladı. Davis’in, çaldığı altınlardan bir kısmını Six Mile Canyon’da bir yere sakladığı zaten konuşuluyordu. Yıllar içinde, bu ganimeti arayan define avcılarının, yer altından yükseliyormuş gibi beliren korkunç bir silüet gördüklerini iddia ettikleri anlatılır oldu. 1977 tarihli Nevada Appeal gazetesinin Apple Tree adlı ekinde aktarılan bir olaya göre, bir grup define avcısı “çalıştıkları toprağın altından bir anda yükselen devasa ve dehşet verici bir yaratık gördüklerinde akılları başlarından gitmişti.”

Kanlı Benderler / Kansas

Seri Katil terimi ilk kez 1930’larda ortaya atıldı ancak 1970’lerde, FBI ajanı Robert Ressler’ın bu ifadeyi kullanmasıyla yaygınlaştı. Oysa çok daha erken bir dönemde, 19. yüzyıl Kansas’ında insanlar, tarihin kayıtlara geçmiş ilk seri cinayet vakalarından biri sebebiyle dehşet içindeydi: Failler, Kanlı Benderler adıyla ünlenen sosyopat bir aileydi.

1873 yılında Kansas yetkilileri eyalette ardı ardına yaşanan kaybolma vakaları nedeniyle giderek daha fazla endişelenmeye başlamıştı. Bunların en dikkat çekeni, Senato üyesi Albay Alexander York’un kardeşi Dr. William York’un ortadan kaybolmasıydı. Dr. York’un cesedi Bender ailesinin terk edilmiş çiftliğinde bulununca, tüm şüpheler aile üzerinde yoğunlaştı.

Bender ailesi, John ve Elvira Bender ile birlikte yaşayan büyük yaştaki çocukları Kate ve John Junior’dan oluşuyordu. Rivayete göre aile, yoldan geçen yorgun yolcuları kulübelerine davet ediyor, kurban içeri girer girmez başına ağır bir cisimle vurup bayılttıktan sonra boğazını kesiyorlardı. Ardından, soydukları talihsiz yolcuları kulübenin bodrumunda kan kaybından ölüme terk ediyorlardı. Çiftlikte toplam on dört ceset bulundu.

Ülke çapında büyük bir insan avı başlatıldıysa da yanlış izlerin peşinden gidildi ve Benderler hiçbir zaman bulunamadı. Olayın yarattığı dehşet tüm Amerika’yı kasıp kavurmuştu. Kansas’a akın eden meraklı ziyaretçiler, korkunç cinayetlerin işlendiği Bender çiftliğini kendi gözleriyle görmek için sıraya giriyorlardı. Hatta kulübenin parçalarını hatıra diye söküp götürdükleri için yapı zamanla ortadan kayboldu. Yaşananlar ve Bender ailesi bugün hâlâ gizemini koruyor.

Elmer McCurdy’nin cesedi / Nevada Oklahoma / Kaliforniya

Vahşi Batı, haydutlarla ve kanun kaçaklarıyla doluydu. Bunların arasında en kötü şöhretlilerden biri ise Elmer McCurdy’ydi. McCurdy’nin hikâyesi ilk bakışta sıradan bir kanun kaçağınınkine benziyordu. O ve çetesi Ekim 1911’de Oklahoma’da bir treni soymuştu ancak elde ettikleri ganimet uğraştıklarına değmeyecek kadar azdı: Sadece 45 dolarlık viski... İzi sürülen McCurdy iki gün sonra kıstırıldı ve çıkan çatışmada vurularak öldürüldü. O ana kadar her şey sıradandı. Suçunun bedelini ödeyen alelade bir haydut olarak tarihe karışacaktı.

Fakat McCurdy’nin hikâyesi ölümünden on yıllar sonra bambaşka ve son derece tuhaf bir hâl aldı. 1976 yılına gelindiğinde, ABD’de televizyonun en popüler dizilerinden biri olan The Six Million Dollar Man’in (Altı Milyon Dolarlık Adam) çekimleri sürüyordu. Dizi, geçirdiği kazadan sonra ABD için çalışan bir siborga dönüşen Albay Steve Austin’in maceralarını konu alıyordu. Bölümlerden birinde, kötü adamın gizli üssü bir “hayalet tren”in içine saklanmıştı ve çekimler, California Long Beach’teki Nu-Pike Lunaparkı’nın “Laff in the Dark” adlı korku tünelinde yapılıyordu.

Sette asılı duran, turuncuya boyanmış ve ilmeğe geçirilmiş bir “manken”in sahneye pek uymadığı fark edildi. Görevliler bu kuklayı yerinden çıkarırken kolunu yanlışlıkla kırınca, içinden çıkan insan kemiği herkesi dehşete düşürdü. Manken sandıkları şey, aslında Elmer McCurdy’nin mumyalanmış cesediydi. McCurdy’nin bu hâle gelmesinin sebebi ise trajikomikti: Cenaze levazımatçısı Joseph L. Johnson, McCurdy’nin defin masrafları ödenmediği için cesedi para karşılığında sergilemeye başlamıştı. Daha sonra McCurdy’nin bedeni panayırdan panayıra, fuardan fuara dolaştırılmış, en sonunda Long Beach’teki bu lunaparka kadar gelmişti.

Modern Mummies (Modern Mumyalar) kitabının yazarı Christine Quigley’nin aktardığına göre, McCurdy nihayet 22 Nisan 1977’de toprağa verildi. Üstelik bir daha rahatsız edilmesin diye mezarına beton döküldü.

Portland’ın “Shanghai Tünelleri” / Oregon

19. yüzyılda Oregon eyaletindeki Portland Limanı hakkında rahatsız edici söylentiler yayılmaya başladı. Anlatılanlara göre, kentin bar ve meyhanelerinden insanlar gizlice kaçırılıp yerin altındaki gizli tüneller aracılığıyla limandaki gemilere taşınıyordu. Bu kişiler uyandıklarında kendilerini çoktan okyanusa açılmış bir gemide buluyor ve zorla çalıştırılıyorlardı. Bu yöntem o dönemde sık rastlanan bir suçtu ve “shanghaiing” olarak biliniyordu. Gerçekte bu yer altı geçitleri, malların limandan dükkânların ve depoların bodrumlarına kolayca taşınabilmesi için inşa edilmişti. Fakat halk arasında dolaşan popüler efsaneye göre, içkilerine ilaç karıştırılan talihsiz eğlence düşkünleri bu tünellerden sürüklenerek gemilere götürülüyordu. Ayıldıklarında ise dönüş için artık çok geçti. Peki, bu hikâyeler gerçek miydi? Yaygın olmalarına rağmen doğruluk payları tartışmalı. Oregon Tarih Kurumu’na göre, “bazı tarihçiler bölgede ‘shanghaiing’ gibi suçların diğer yasa dışı faaliyetlerle birlikte gerçekten yaşandığını doğruluyor ancak bunların gizli bir tünel ağıyla bağlantısına dair ciddi bir kanıt yok.”

Yine de merak edenler için olayların yaşandığı iddia edilen yerlerde günümüzde rehberli turlar düzenleniyor. Karanlık dehlizlere inmeye cesareti olanlar efsanenin izini sürebiliyorlar.

Gizemli Winchester Evi / Kaliforniya

Vahşi Batı denince akla gelen en ünlü silahlardan biri Winchester tüfeğidir. Her atıştan sonra yeniden doldurmaya gerek bırakmayan mekanizması sayesinde art arda atış yapma imkânı tanıyan bu tüfek, Oliver Fisher Winchester’ın şirketini kısa sürede zirveye taşımıştı. Winchester, Benjamin Tyler Henry’nin 1860’ta tasarlayıp patentini aldığı “Henry Rifle”ın haklarını satın almış, ilk Winchester modeliyse 1866’da üretilmişti. 1866 ve 1873 modelleri, Amerika’nın sınır topraklarında hızla yaygınlaşarak dönemin simgesi hâline geldi. Bu dev silah imparatorluğunun varisi, 1862’de hayatının aşkı Sarah Lockwood Pardee ile evlenen William Wirt Winchester’dı. Gelgelelim, onları karanlık bir kader bekliyordu. William verem hastalığına yakalandı ve 1881’de, henüz 43 yaşındayken hayatını kaybetti. Eşi Sarah hem Winchester şirketinin kontrolünü hem de muazzam serveti devraldı. Fakat ardı ardına yaşadığı kayıplar — annesinin 1880’de, kayınpederinin 1881’de ölmesi gibi — Sarah’ı toplumdan uzaklaştırdı. Çareyi California’ya taşınmakta buldu.

San Jose’de geniş bir çiftlik evi satın alan Sarah, yerleştikten hemen sonra evde restorasyon çalışmalarına başladı. Ne var ki bu yenileme süreci hiç bitmedi. Ortaya çıkan yapı tam anlamıyla tuhaf bir labirentti: Zemine yerleştirilmiş tavan pencereleri, hiçbir yere çıkmayan merdivenler, gizli geçitler… Halk arasındaki genel kanı, Sarah’ın Winchester silahlarıyla öldürülen insanların ruhları tarafından rahatsız edildiğine inanıyor olmasıydı. Bu yüzden evi böylesine karmaşık ve akıl almaz bir şekilde yeniden düzenleyerek hayaletleri şaşırtmaya ve onlardan korunmaya çalışmıştı.

Yıllar içinde bu ürkütücü hikâye California folklorunun bir parçası hâline geldi. 2018’de gösterime giren ve ünlü aktris Helen Mirren’ın Sarah Winchester’ı canlandırdığı Winchester adlı film bu hayaletli efsaneyi konu alıyor.

Wild Bill ve Heybetli Boğa / Teksas

Wild Bill Hickok, kuşkusuz Vahşi Batı’nın en ünlü isimlerinden biri. Şerifliği, silahşörlüğü ve keskin nişancılığıyla tanınan Hickok, zamanla bir halk kahramanına dönüştü ve sınır yaşamının en güçlü simgelerinden biri haline geldi. Hal böyle olunca onunla ilgili sayısız efsane ve hikâye anlatıldı. Bunlardan biri ise epey tuhaf zira başrolünde heybetli bir boğa var; daha doğrusu bir boğa resmi…

1871’de Phil Coe ve Ben Thompson, Teksas’ın Abilene kasabasındaki Bull’s Head Saloon’un ortak sahipleri oldular. Yeni mekânlarını biraz “renklendirmek” isteyen ikili, binanın dış cephesine abartılı ölçüde büyük bir erkeklik organına sahip bir boğa resmi yaptırdılar. Elbette bu durum kasabadaki bazı kadınların tepkisini çekti. Coe ve Thompson resmi kaldırmayı reddedince, işe bizzat Hickok el attı ve resmi sildirdi.

Bu olay, üç adam arasında giderek büyüyen bir husumetin fitilini ateşledi. Coe, Hickok’u kızdırmak için kendi nişancılığını öve öve bitiremiyor, hatta “havada uçan bir kargayı bile vurabilirim,” diye böbürleniyordu. Hickok’un cevabı ise tarihe geçti: “Karganın silahı olacak mı peki? Ateş edecek mi? Çünkü ben edeceğim.”

Gerginlik nihayet 1871 sonbaharında silahlı çatışmaya dönüştü. Hickok sokakta çıkan bir kavgayı ayırmaya çalışırken Coe ona ateş etti. İkinci kez nişan aldığında ise Hickok daha hızlı davranarak onun bedeninde ölümcül bir yara açtı. Coe birkaç gün sonra hayatını kaybetti. Ne yazık ki çatışma sırasında Hickok, kendisine doğru yaklaşan bir gölgeyi ikinci bir saldırgan sandı ve ateş ederek en yakın dostlarından birini yanlışlıkla öldürdü.

Hickok’un hayatına dair pek çok hikâye var ama Coe ile olan bu düello kuşkusuz en çok anlatılanlardan biri. Gelgelelim, aralarındaki husumetin aslında bir boğa resminden çıkmış olduğu pek bilinmez.

Kentucky’de ey yağmuru / Kentucky

3M art 1876’da Kentucky eyaletinin Bath County bölgesindeki Olympia Springs kasabasında, Bayan Crouch evinin bahçesinde otururken gökten bir anda et parçaları yağmaya başladı. New York Times’ın haberine göre iki adam bu etleri tatmış ve “koyun ya da geyik eti olmalı” demişti. Kulağa tamamen saçma geliyor ama bu garip olayın gerçekten yaşandığına dair şaşırtıcı kanıtlar var.

O gün gökten düştüğü söylenen et parçalarından biri, Kentucky’nin Lexington kentindeki Transylvania Üniversitesi’nin koleksiyonunda bir şişenin içinde saklanıyor. Yapılan incelemeler kesin bir sonuç vermedi ve uzmanlar etin hangi hayvana ait olduğunu hâlâ bilmiyor. Peki, bu tuhaf et yağmurunun sebebi neydi? 1876 tarihli Louisville Medical News dergisinde Dr. L. D. Kastebine, olayın bir grup akbabadan kaynaklanmış olabileceğini ileri sürdü. Akbabalar tehlike anında midelerindeki yiyeceği hızla kusmalarıyla bilinir. Bu davranış hem ağırlığı azaltarak daha kolay kaçmalarını sağlar hem de kusmuğun dayanılmaz kokusu nedeniyle yırtıcıları uzaklaştırır. Dolayısıyla, bir akbaba sürüsünün mide içeriklerini aynı anda boşaltması ve son yedikleri hayvanın parçalarının Bayan Crouch’un bahçesine yağmış olması mümkün.

Bu gizemi çözmek isteyenlerden biri de 2007 yılında Profesör Kurt Gohde oldu. Kentucky’nin ünlü Court Days festivaline, bu “bilinmeyen et” ile aynı tada sahip olacak şekilde hazırladığı özel aromalı jelibonlarla katıldı. Cesur gönüllülerin tadım yaparak etin hangi hayvana ait olduğunu tahmin edebileceğini umuyordu ama sonuç yine hüsran oldu.

Kızıl hayalet / Arizona

1851’de ABD Savaş Bakanı Jefferson Davis ilginç bir fikir ortaya attı: Batı’ya doğru genişlemeyi kolaylaştırmak için ülkeye develer getirilecekti. 1857’de ordu yönetiminde 75 deve Amerika’nın batısına ulaştırıldı. İlk başlarda bu hayvanlar gerçekten faydalı oldu. Örneğin Edward Fitzgerald Beale, 25 deveyle birlikte Fort Defiance, Arizona’dan California yakınlarındaki Colorado Nehri’ne kadar yaklaşık 2.000 kilometre yol kat etmeyi başardı. Ancak 1861’de başlayan iç savaş bu girişimin yaygınlaşmasını engelledi. 1860’ların ortalarına gelindiğinde develer ya açık artırmayla satıldı ya da vahşi doğaya salındı.

Yaklaşık yirmi yıl sonra, Arizona’da devasa bir yaratık hakkında söylentiler yayılmaya başladı. Büyük ihtimalle başıboş gezen develerden biriydi ama anlatılara göre yaratık neredeyse 10 metre boyundaydı. 1883’te Mohave County Miner gazetesi, bir çiftçinin karısının bu canavar tarafından ezilerek öldürüldüğünü yazdı. Bir başka kadın ise sırtında iskelet hâline gelmiş bir ceset bağlı, “kırmızımsı dev bir yaratık” gördüğünü söylüyordu.

Sonunda yaratık bir çiftçi tarafından öldürüldü. The New York Sun olayı şöyle aktardı: “Çiftçi, ölü hayvanı incelemek için yaklaştığında sırtına, omuzlarına ve hatta kuyruğunun altına kadar sarılmış ham deriden kayışlar buldu.” Büyük ihtimalle bu kayışlar bir zamanlar sırtına bir şeyler bağlamak için kullanılmıştı. Kim bilir, belki de o gizemli iskelet biniciyi taşımak içindi…

Hayalet tren / Colorado

1880 yılında Denver & Rio Grande demiryolu şirketi, Denver–Salt Lake City hattını Colorado’daki Marshall Geçidi üzerinden geçecek şekilde genişletti. Dik ve dar yapısıyla ürkütücü bir manzara sunan bu geçitte çalışmak, hattın açılmasından yıllar sonra bile demiryolu personeli için tedirgin ediciydi. 1891 yılındaki bir iş gününde, makinist Nelson Edwards da bu gerginliği fazlasıyla hissediyordu. O gece tren, planlanan yolcu seferlerinden birine çıkmıştı. Yolculuk sürerken Edwards uzaktan gelen başka bir tren düdüğü duydu. Ses hızla yaklaştı. The Port Fairy Gazette’nin aktardığına göre makinist, kabinin içinde “beyaz bir siluet” belirdiğini fark etti. Vagonların üzerinde ise solgun bir hayalet figürü dolaşıyordu. Edwards, hattın kenarındaki makasa geçerek bu uğursuz takipçilere yol verdi.

Dahası, haftalardır bölgede çalışan diğer demiryolu işçileri de raylarda hayalet bir lokomotif gördüklerini iddia ediyordu. Colorado Central Magazine’in aktardığına göre, Kasım 1888’de Marshall Geçidi’nde bir tren kazası meydana gelmiş ve birçok yolcu hayatını kaybetmişti. Acaba Edwards’ın gördüğü bu siluetler o korkunç kazada ölenlerin ruhları mıydı?

Colorado yamyamı / Colorado

1848’de California’daki Sutter’s Mill’de altın bulunması, 300 binden fazla insanın zengin olma umuduyla bölgeye akın ettiği bir dönemi başlatmıştı. Aradan on yıl geçmeden benzer bir çılgınlık bu kez Colorado’da yaşandı: Pike’s Peak Altına Hücumu (Pike’s Peak Gold Rush).

Şubat 1874’te Alfred Packer ve beraberindeki altı adam, keşfedilmemiş altın damarları bulma umuduyla Colorado’nun San Juan Dağları’na doğru yola koyuldu. Yol üzerinde Ute kabilesinin reisi Ouray ile karşılaştılar. Şef, yaklaşan sert hava koşullarına karşı tamamen hazırlıksız oldukları konusunda onları uyardı ve geri dönmeleri için adeta yalvardı. Fakat grup bu uyarıyı dikkate almadı ve yoluna devam etti.

Altı gün sonra Packer, dağlardan tek başına indi. Başlangıçta, arkadaşlarından haberi olmadığını ve fırtına sırasında onlardan ayrı düştüğünü iddia etti. Fakat biraz sıkıştırılınca dili çözüldü: Arkadaşları sırayla hayatını kaybettikçe, hayatta kalanlar yaşamlarını sürdürebilmek için ölenlerin cesetlerini yemek zorunda kalmıştı. Packer, ölen son kişinin Israel Swan olduğunu söyledi.

Ne var ki Swan’ın cesedi bulunduğunda boğuşma izlerine rastlandı. Packer’ın hikâyesi şüpheli hâle gelmişti. Çok geçmeden tutuklandı, fakat kısa bir süre sonra kaçarak ortadan kayboldu. Dokuz yıl sonra yeniden yakalandığında bu kez bambaşka bir hikâye anlattı: Söylediklerine bakılırsa, gruptaki adamlardan Shannon Bell diğerlerine baltayla saldırmış ve Packer kendini korumak için mecburen onu öldürmüştü. Evet, hayatta kalmak için insan eti yemişti ama katil olmadığını öne sürüyordu.

Packer 1886’da 40 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 1901’de şartlı tahliye edildi ve 1907’de, 65 yaşındayken hayatını kaybetti. Ölüm döşeğinde bile masum olduğunu iddia etmeyi sürdürdü.

© Adobe Stock, © Alamy, © Getty Images

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo