
Mukden Muharebesi: Rus-Japon Savaşı'nın kaderini değiştiren 1905 çarpışması
Yazan: Alex Zakrzewski
Rus ve Japon İmparatorlukları arasında Çin’in Mançurya Bölgesi’nin kontrolü için uzun süredir devam eden gerginlik, 1904 yılında nihayet tam bir çatışmaya dönüştü. 1895 yılında yapılan Çin-Japon Savaşı’ndaki Japon zaferinin sonrasında Rusya önderliğindeki Avrupa güçleri, galip gelen Japonya’ya bölgedeki toprak kazanımlarından vazgeçmesi için baskı uyguladı. Bu baskı, Japonya’nın Liaodong Yarımadası’nın yanı sıra Rusların Vladivostok’taki Ana Pasifik Üssü’ne alternatif olarak gördükleri ve buz tutmadığı için göz koydukları stratejik Port Arthur deniz üssünün kontrolüne son vermesini de kapsıyordu.
Kaynakları kısıtlı olan Japonya tarafından bakıldığında; Mançurya’nın canlı pazarları ve geniş hammadde sahaları üzerinde kontrol sağlamak hem ulusal gurur meselesi hem de stratejik bir zorunluluktu. ABD Dışişleri Bakanı John Hay, 1899’da diplomatik çözüm sunuyor gibi görünen bir “Açık Kapı” ticaret politikası önerisinde bulundu. Ancak Rusya bu politikayı büyük ölçüde görmezden gelerek 1900’de patlak veren Boxer İsyanı’nı Mançurya’daki ekonomik ve askerî varlığını güçlendirmek için bir fırsat olarak kullandı. Rusya’nın bu davranışı Japonları çok kızdırdı.
Japonya, uzun süren başarısız müzakereler ve kötüleşen ilişkilerin ardından 1904 yılının Şubat ayında Port Arthur’daki Rus filosuna bir baskın hücum gerçekleştirdi. Japonlar kısa sürede Sarı Deniz’in kontrolünü ele geçirerek bölgeye asker çıkarmaya başladılar. Port Arthur kuşatma altına alındı ve Japon kuvvetleri Kore’deki üslerinden hareket edip Liaodong Yarımadası’na müdahale etmeye imkân verecek yolları kesmek suretiyle Rus kuvvetlerinin şehri kurtarmasını engellediler.
Ruslar, Japonya’nın cesur saldırısına hazırlıksız yakalanmış olsalar da durumu nihayetinde ezici bir zaferle sonuçlanacak geçici bir aksilik olarak gördüler. Hatta St. Petersburg’da yaşayan bazı kişiler, kısa sürecek ve zaferle sonuçlanacak bir savaşın çarlık rejimine olan güveni geri getireceğine inanarak, savaşın başlamasından memnuniyet bile duydular. Çoğu yabancı gözlemci de yoksul bir Asya ülkesi olan Japonya’nın sınırsız kaynakları olan dünyanın en büyük ülkesi karşısında kazanma şansının pek fazla olmadığını düşünerek bu görüşü paylaştı.
Ancak ortada bir gerçek vardı: Rusya, gerçekten de büyüktü ve kaynak açısından zengindi; fakat aynı zamanda geri kalmış, kötü yönetilen ve iç karışıklıklarla boğuşan bir ülkeydi. Bu durum, deneyimsizlik, verimsizlik ve yaygın yolsuzluklardan muzdarip olan Rus Ordusu içinde de kendini gösteriyordu. 50 yıl önceki Kırım Savaşı’ndan 1904’e kadar geçen sürede hâkim doktrinler neredeyse hiç değişmemişti. Söz konusu doktrinler, büyük ve safları sıklaştırmış şekilde dizilen piyade birlikleriyle toplu taarruzlar yapmayı esas alıyordu. Cesur ve olağanüstü dirençli olan köy kökenli ortalama bir Rus askeri, genellikle okuma yazma bilmiyor ve yeterince askerî eğitim almıyordu. Üstelik bu asker, kendileri de yetersiz eğitim almış olan yüksek rütbeli subaylar tarafından hor görülüyordu.
Öte yandan Japon ordusu, son 20-30 yıl içinde ülkenin hızlı modernleşmesinden payına düşeni almıştı. Japon Ordusu, Alman modeline göre eğitilerek teşkilatlandırılmış, ateş gücü, yüksek isabet ve kamuflajı ön plana alan taarruz doktrinlerini uygulayan, nispeten yeni bir güçtü. Subayları, özellikle de yüksek rütbeli subayları, çok daha iyi eğitimliydi ve Çin-Japon Savaşı’ndaki son tecrübelerinden ders çıkarmışlardı. Japonlar ayrıca yakınlardaki ana vatanlarından takviye kuvvetler getirebilirken, Ruslar ise bu iş için uzun ve henüz yapımı tamamlanmamış Trans Sibirya Demiryolu’na bağımlıydı.
Her iki taraf da toplar, el bombaları, havanlar ve makineli tüfekler dahil olmak üzere en modern silahlarla donatılmıştı. Ancak Japonlar bunları çok daha etkili bir şekilde kullanıyorlardı. Rus topçusu aslında daha gelişmiş olsa da yetersiz eğitim ve zamanı geçmiş taktikler nedeniyle bu avantaj ortadan kalkmıştı. Aynı durum Rusların süvari birliklerindeki üstünlük için de geçerliydi. Japon süvarileri ünlü Kazak süvarilerinden çok daha iyi keşif, perdeleme ve baskın yapma becerisine sahipti.
Savaşın ilk yılında, Port Arthur’un kanlı kuşatması devam ederken, Japon komutan Mareşal Iwao Oyama bir dizi muharebeyi kazanarak Rusları Liaodong Yarımadası’ndan kuzey Mançurya’ya doğru püskürttü. Rus birliklerine komuta eden General Aleksey Kuropatkin ise, Trans-Sibirya Demiryolu tamamlanıncaya kadar büyük çaplı bir çatışmaya girmekten kaçınmaya çalışan temkinli ve kararsız bir komutandı. Ancak 1905 Ocak ayında Port Arthur’un düşmesinin ardından, artık harekete geçmesi için St. Petersburg’un artan baskısına maruz kaldı.
General Kuropatkin, Ocak sonlarında 2. Japon Ordusu’nun sol kanadına, özellikle de tahkim edilmiş Sandepu köyüne karşı bir taarruz başlattı. İyi koordine edilmeyen ve şiddetli kar fırtınasının da engellediği Rus taarruzu ağır kayıplarla sonuçlandı. Bunun üzerine General Kuropatkin, 50 km daha kuzeyde bulunan Mukden kasabasına çekilmek zorunda kaldı. Rus komutan, burada Şubat ortasında uygulanmak üzere başka bir taarruz planladıysa da inisiyatifi ele geçiren Mareşal Oyama oldu ve Ruslar harekete geçmeden kendi saldırısını başlattı.

Muhabere planı
General Kuropatkin’in kuvvetleri, batıda Hun Nehri’nden doğudaki dağ silsilesine kadar uzanan yaklaşık 145 km genişliğindeki bir cepheye yayılmıştı. Başkomutan Kuropatkin’e bağlı 2., 3. ve 1. Mançurya Orduları sırasıyla Generaller Kaulbars, Bilderling ve Linevich komutasındaydı. Süvari birliklerinin üçte ikisi ise General Paul von Rennenkampf’ın komutasında cephenin en solunda bulunan dağların yüksek kesimlerinde görevlendirilmişti.
Rus kuvvetlerinin karşısında dört Japon ordusu vardı. Bunlar; Oku komutasındaki 2. Ordu, General Nozu’nun başında olduğu 4. Ordu, Kuroki’nin 1. Ordusu ve General Kawamura komutanı ettiği 5. Ordu idi. Japon orduları Rus ordularından daha küçüktü ve General Kuropatkin genel olarak önemli bir sayısal üstünlüğe sahipti. Ancak Rus komutanın bilmediği bir şey vardı: Japonların solunda, General Oku’nun 2. Ordusu’nun 15 km gerisinde, kuşatmanın olduğu Port Arthur’dan kısa süre önce ayrılan General Nogi’nin komutasındaki 3. Ordu gizleniyordu.
General Kuropatkin, 19 Şubat’ta General Kaulbars’ın 2. Mançurya Ordusu’nun öncülüğünde Japonların sol kanadına taarruz için emirlerini göndermeye başladı. Ancak bu emir tam olarak uygulamaya konulamadan önce Mareşal Oyama, 23 Şubat’ta General Kawamura’nın komutasındaki 5. Ordu’yla Rus cephesinin sol kanadındaki dağlarda bulunan mevzilere taarruz başlattı.
Oyama’nın planı, Rusları dağlara çekmekti. Düşmanın dikkati dağılmış ve mevzi düzeni bozulmuşken, General Nogi’nin komuta ettiği 3. Ordu, Mukden’in batısındaki ovalarda Rusların sağ kanadını kuşatarak kuzeydeki kaçış yolunu kesecekti. Bu plan hazırlanırken, 1871’de Sedan’da Fransız ordusunun kuşatılmasından büyük ölçüde esinlenilmişti. Mareşal Oyama, gözlemci olarak bulunduğu Fransa-Prusya Savaşı sırasında bu kuşatmayı bizzat görmüştü.
Cesurca hazırlanan bu plan iki temel faktöre dayanıyordu: Rusların kolay aldatılabilmeleri ve hava durumu. Hava, hızlı hareket etmeyi sağlayacak kadar açık, ancak kuvvetlerinin geçmesi gereken nehirlerin donmuş kalmasını sağlayacak kadar da soğuk olmalıydı. Bu iki konuda alınacak riskler karşılığını verecekti. Mareşal Oyama, Rusları daha fazla aldatmak için, 11. Tümeni Nogi’nin komuta ettiği 3. Ordu’dan alarak Kawamura’nın 5. Ordu’suna transfer etti. Böylece Ruslara Nogi’nin cephenin tam karşı tarafında olduğu izlenimini verdi.

Muhabere başlıyor
General Kageaki’nin birlikleri, makineli tüfekler ve dağ toplarının ateş desteğiyle dağ geçitlerinden yukarı doğru taarruza geçtiler. Japonlar, Almanların uyguladığı görmeyerek ateş yöntemlerini tamamen benimsemişlerdi. Bu yöntemde görerek ateş etmeden gizli mevzilerde bulunan topların ateşleri, hedefleri gören topçu ileri gözetleyicileri tarafından düzeltmeler verilerek hedeflerin üzerine yönlendiriliyordu. Bu taktik, toplarını açık veya yüksek arazilere mevzilendirmeye devam ederek, Japon topçuları için kolay hedef haline gelen Rusları bozguna uğrattı. 5. Ordu’nun hedefi, Mukden’in doğusunda bulunan Fushun maden sahalarıydı.
Japon birlikleri, birbirine yakın sıkışık kollar yerine askerler arasındaki mesafelerin uzatıldığı hatlara yayılmış birlikler halinde ilerleyerek derin olmayan siperler kazmak üzere eğitilmişlerdi. Donmuş zemin bu taktiği zorlaştırdığı için, sırtlarında kum torbaları taşıyarak siper oluşturmak suretiyle yeni bir çözüm buldular. Bu arada 5. Ordu’ya transfer edilen 11. Tümen’in askerlerine, Ruslara Port Arthur’dan onları yenmek için geldiklerini bağırarak varlıklarını belli etmeleri talimatı verildi.
Doğuda bulunan 3. Ordu’nun raporları kısa süre içinde General Kuropatkin’e ulaştı. Rus komutan, daha çatışma başlamadan, Japonların engebeli arazide savaşmayı tercih etmesinden dolayı doğudan büyük bir taarruz olacağından şüphelenmişti. 1. Sibirya Kolordusu da dahil olmak üzere, Batıdaki 2. Ordu’dan bölgeye takviye kuvvetler göndermeye başladı. General Kuropatkin böyle yaparak aslında Mareşal Oyama’nın planına hizmet ettiğinin farkında değildi.
28 Şubat itibariyle, 5. Ordu, -20 °C soğuk havaya rağmen, sertleşen Rus savunması tarafından durduruluncaya kadar son derece zorlu bir arazide, yaklaşık 25 km ilerlemişti. Rus hattının en solunda, süvari komutanı General Paul von Rennenkampf, aşçılar, yazıcılar ve bandocular da dahil olmak üzere mevcut tüm askerlerini muharebeye soktu. Ağır kayıplar veren 5. Ordu bir sonraki hafta boyunca hareketsiz kalmış olsa da General Kuropatkin’in dikkatini Mareşal Oyama’nın asıl niyetinden uzaklaştırmayı başardı.
2., 1. ve 4. Japon Orduları, 26 Şubat günü Rus hattının merkezine doğru sınırlı bir taarruz başlattılar. Bu harekât Port Arthur’daki beton tahkimatları yerle bir etmek için kullanılan 280 mm çapındaki Krupp obüsleri de dahil olmak üzere, yoğun topçu bombardımanlarıyla destekleniyordu. Söz konusu obüsler isabet konusundaki eksikliklerini yarattıkları psikolojik etkiyle telafi ettiler. Bu silahların muharebe sahasındaki varlığı bile, gelen mermilerin sesini duyunca can havliyle donmuş toprağa sarılan Ruslarda büyük bir korku uyandırmıştı.
Elbette 2., 1. ve 4. Japon Orduları tarafından yapılan bu taarruz da asıl darbenin vurulacağı yer konusunda düşmanın dikkatini dağıtmayı amaçlıyordu. General Nogi, 27 Şubat sabahı 3. Ordu’yu donmuş Hun Nehri’nin karşı yakasına geçirdi ve General Kaulbars’ın 2. Mançurya Ordusu’nun sağ kanadının etrafından dolaşarak kuzeybatıya doğru yönlendirdi. Japonların bu hamlesi, Kazak devriyeler tarafından neredeyse anında fark edilerek karargâha bildirildi. Ancak General Kuropatkin, doğudaki olaylara o kadar odaklanmıştı ki Japon 3. Ordusu’nun hamlesine tepki veremedi. Bu hareketsizlik sonucunda, 3. Ordu üç gün içinde 75 km ilerlemeyi başardı ve tümenlerinden yalnızca biri düşmanla önemli bir temas yaşadı.
Bu arada, cephenin merkezindeki Japon taarruzları yoğunlaştı. 1. ve 4. Japon Orduları, taarruzun sıklet merkezi olarak Rus hattının en güçlü mevzilerinden bazıları olan Novgorod ve Putilov Tepeleri’ni seçti. Bu tepelerin arasında çok sayıda siper hattı, makineli tüfek yuvaları ve onları destekleyen topçu bataryaları vardı. Japonlar, ilk siper hattını ele geçirmeyi başardılarsa da şiddetli Rus karşı saldırılarıyla püskürtüldüler.
Japon 2. Ordusu’nun ilerlemekte olan 3. Ordu ile teması sürdürmek gibi zorlu bir görevi vardı. Ancak General Oku’nun birlikleri, General Kaulbars’ın 2. Mançurya Ordusu’nu bir dizi çetin çatışmayla yavaşça geri püskürterek bu görevi yerine getirdiler. Bu birlikler, topçu, havan ve makineli tüfek ateşlerini ustaca yoğun şekilde bir arada kullanarak beş gün içinde 25 km ilerlemeyi başardılar. Fakat bunun bedeli ağır oldu. Yu-Haun-Tun köyünde, iki taraf 12 saat boyunca aralıksız, ev ev, el bombaları ve süngülerle kıyasıya mücadele etti. Sadece bu çatışmada Japonlar 4.200, Ruslar ise 5.400 kayıp verdiler.
General Kuropatkin, 2 Mart’ta düşman tarafından yanıltıldığını ve asıl tehdidin batıdan geldiğini anlayınca, kuvvetlerini yeniden konuşlandırmak için harekete geçti. Yukarıda da belirtildiği gibi, kendisi birkaç gün önce, kafa karışıklığı ve kararsızlık içinde, 1. Sibirya Kolordusu’na cephenin batı kanadında başlangıçta bulunduğu mevzilere geri dönmesi için emir vermişti. Bu kolorduya mensup birlikler, tek bir atış bile yapmadan sadece yedi gün içinde150 km yürüyerek, bitkin ve moralsiz bir şekilde geri döndüler.
Rusların kafa karışıklığını artıran bir diğer neden de muhabere konusunda yaşadıkları zorluklardı. Her iki tarafın da telefonları vardı ama Japonlar bunları çok daha iyi kullanıyordu. Mareşal Oyama’nın kuvvetleri ilerledikçe, muhabere birlikleri bunları yakından takip ediyorlardı. Bu birlikler yüzlerce kilometre kablo döşeyerek komutanlarının birliklerinin ilerleyişini gerçek zamanlı olarak takip etmesini sağlıyorlardı. Buna mukabil, Rus generaller muhabere konusunda habercilere bel bağlamışlardı. Bu da gecikmeli ve çoğu zaman yanlış raporların alınmasına yol açmıştı.

Tuzağın kapanması
General Nogi, 4 Mart’ta 3. Ordu’nun Mukden’in batısına yaklaştığını karargâha rapor etti. Mareşal Oyama, ona şehirde saplanıp kalmamasını ve Rusların kaçış yolunu kesmek için daha kuzeye ilerlemeye devam etmesini emretti. General Kuropatkin, 3. Ordu’nun ilerleyişinin boyutunu bilmese de kuşatıldığını fark etti. Bunun üzerine General Kaulbars’a General Maresuke’nin ilerleyen birliklerine yandan taarruz etmesini emrederek inisiyatifi ele geçirmek için son bir girişimde bulundu.
Bu, ilk bakışta taarruz için ideal bir an gibi görünüyordu. Çünkü 3. Ordu’nun birlikleri arasındaki mesafe derinliği aşırı artmış olup, aynı zamanda takviye bekliyordu. General Kuropatkin ayrıca General Kaulbars’a çeşitli birliklerden alelacele toplanmış bir kuvvet göndererek, gücünü 110 tabur ve 200 topa çıkarmıştı. Bu sayılar karşı karşıya olduğu Japon birlikleriyle mukayese edildiğinde önemli ölçüde fazlaydı. Ancak, düzensizlik ve talihsizlik bu avantajları bir kez daha ortadan kaldırınca planlar hızla bozulmaya başladı.
Şiddetli bir kar fırtınası saldırıyı geciktirdi ve bu gecikmenin ardından harekât nihayet başladığında, General Kaulbars kuvvetlerini toparlamayı başaramadı. Bu nedenle, taburlarını parça parça muharebeye soktu. Ayrıca, birlikler arasında gereksiz yere asker kaydırarak daha fazla kaosa yol açtı. Sonuç olarak, emirleri yanlış yorumlayan birlikler aralarında etkili bir eşgüdüm sağlayamadılar. Hâl böyle olunca da birliklerin birbirlerini desteklemeleri mümkün olmadı.
General Kaulbars, 6 Mart öğleden sonra karşı taarruzu durdurduğunda, Rusların durumu kötüydü ama henüz felaket seviyesinde değildi. Cephenin her yerinde, özellikle merkezde ve doğuda, Rus birlikleri inatla muharebe ederek Japonlara ağır kayıplar verdirdiler. Ancak General Kaulbars’ın icra ettiği karşı taarruzda yaşanan başarısızlıktan kısa bir süre sonra, 8 Mart günü General Kuropatkin çok daha kötü bir haber aldı: General Nogi’nin komuta ettiği 3. Ordu’nun unsurları Mukden’in kuzeyinde bulunan bir tren istasyonunu ele geçirmişlerdi.
Aslında tren istasyonunu ele geçiren Japon kuvveti sadece küçük bir süvari birliğiydi. Nitekim istasyon hızla geri alındı ve buradan yapılan ikmal faaliyetleri yeniden sağlandı. Ancak her ne olursa olsun, bu haber Rus karargâhında şok dalgaları yarattı ve paniğe kapılan General Kuropatkin, St. Petersburg’a “Etrafım sarıldı.” şeklinde abartılı bir mesaj gönderdi. Müteakiben Hun Nehri boyunca yeni bir savunma hattı kurmayı umarak Mukden’e genel bir çekilme emri verdi.
Rus birliklerinin çoğu çekilme emrini alınca şoke oldu. Bir haftadan uzun süredir Japon saldırılarını büyük bedeller ödeyerek başarıyla püskürten Rus askerleri silah arkadaşlarının gösterdikleri fedakarlıkların boşa gittiğini öğrenince yıkıldılar. General Kuropatkin ayrıca Japonların geçiş yapacağı yol üzerindeki tüm ikmal ve mühimmat depolarının yakılmasını da emretti. Birçok Rus askerinin bu emri votka depolarını yağmalama fırsatı olarak değerlendirmesi, birliklerde sarhoşluk ve disiplinsizliğin ortaya çıkmasına yol açtı.
Yanan depolardan çıkan duman, Mareşal Oyama için Rusların geri çekildiğine dair bir emareydi. Bunun üzerine hemen tüm ordularına yeni bir emir verdi: “Şiddetli bir takip harekâtıyla düşmanın geri çekilmesini bozguna uğratmayı planlıyorum.” Japonlar cephe boyunca taarruza geçti. Hun Nehri’ni donduran ve geri çekilen Rus birlikleriyle temaslarını sürdürmelerini sağlayan hava koşulları da Japon birliklerine yardımcı oldu.
General Kuroki’nin komuta ettiği 1. Japon Ordusu, Rusların 1. ve 3. Mançurya Ordularının arasındaki boşluktan istifade etmek suretiyle nehri geçen ilk ordu oldu. Nogi’nin 3. Ordu’su batıdan yaklaşırken, Kuroki de doğudan Mukden’i tehdit etmeye başladı. Bu gelişme üzerine, General Kuropatkin yaklaşan kıskacı engellemek için elindeki birlikleri yeniden konuşlandırdı. Ancak kısa süre içinde durumunun tehlikeli olduğunu fark ederek 9 Mart akşamı, Mukden’den 65 km kuzeyde bulunan Tieh-ling’e genel bir çekilme emri verdi.
Bazı Rus subayları bir artçı kuvvet oluşturup nispeten düzenli bir şekilde geri çekilmeyi başardı. Diğerleri ise askerleriyle teması tamamen kaybederek, donmuş arazide kaybolmuş koyunlar gibi dolaşmak zorunda kaldılar. Daha da kötüsü, gözleri kör eden bir toz fırtınası patlak verdi. Bu, yanan depolardan çıkan dumanla birleşerek, korku ve paniği artıran olağan dışı bir ortam yarattı. Kaçmakta olan Rus birliklerine yaklaşmayı başaran Japon topçuları da çok sayıda can kaybına neden olan ölümcül bir bombardıman başlattı. Japon birlikleri, 10 Mart sabahı saat 10’da Mukden’e girdiler ve Mareşal Oyama, Tokyo’ya muharebenin kazanıldığını bildirdi. Bölgede yaşayan Çin halkının desteğini almak veya en azından sükuneti korumak isteyen Mareşal, şehre ve halkına saygılı davranılması yönünde kesin emirler verdi. Elde edilen büyük başarıya rağmen, Mareşal Oyama’nın ordusu iki haftadan daha uzun süren sürekli çatışmalar nedeniyle hırpalanarak bitkin düşmüştü. Bu yüzden General Kuropatkin’in kaçan kuvvetlerini takip edecek, hatta yerel huzursuzlukla başa çıkabilecek durumda değildi.

Muharebe sonrası
Mukden Muharebesi, o güne kadar yapılmış en büyük kara muharebesiydi. Ancak sonunda muazzam bir Japon zaferi kazanılmasına rağmen, Mareşal Oyama’nın umduğu gibi kesin sonuçlu bir çarpışma olmadı. Zira Rus Ordusu’nun üçte ikisi, tuzaktan kurtulup ilerde savaşmak üzere kaçmayı başarmıştı, oysa yukarıda da belirtildiği gibi, Mareşal Oyama 1871’de Sedan’da şahit olduğu şekilde, düşmanı tamamen yok eden bir kuşatma gerçekleştirmek istemişti.
Muharebenin büyüklüğü, her iki tarafın da verdiği kayıplara yansımıştı. Ruslar, ölü, yaralı ve esir olmak üzere toplamda yaklaşık 100.000 asker kaybetti. Ruslar ayrıca, 60 top olmak üzere, büyük miktarda malzeme ve teçhizat da yitirdiler. Japonların verdiği yaklaşık 70.000 kayıp ise Mareşal Oyama’nın kuvvetinin yaklaşık üçte birine karşılık geliyordu. Kayıpların büyük çoğunluğu piyade tüfeği ve makineli tüfek ateşiyle verilmişti. Bu tespit, makineli tüfeklerin ne kadar ölümcül olduğunu gösteriyordu.
Japon halkı zaferi kutlarken, Tokyo’daki stratejistler verilen bu kayıpların telafi edilemeyeceğini biliyordu. Ruslar ise her geçen gün güçlerini yeniden kazanıyorlardı. Trans-Sibirya Demiryolu’nun nihayet tamamlanmasıyla Avrupa Rusya’sının henüz kullanılmamış insan gücü ve malzeme kaynakları devreye girmişti. Dolayısıyla, Rusların kayıplarını telafi edip Japonların asla ulaşamayacakları büyüklükteki bir güçle saldırıya devam etmeleri sadece bir zaman meselesiydi.
Mukden Muharebesi’nin asıl etkisi siyasi alanda oldu. Çar II. Nikolas yenilgiyi duyduğunda “Acı verici ve üzücü.” diye yazdı. General Kuropatkin’i görevden aldı ve yerine 1. Mançurya Ordusu Komutanı General Nikolay Linevich’i atadı. Ancak bu, hızla artan sosyal huzursuzluğu daha da derinleştirirken, Rus halkının giderek yok olan savaşma şevkini geri kazandırma yönünde hiçbir katkıda bulunmadı. Nikolas’ın generalleri ona savaşın hâlâ kazanılabileceğine dair güvence verseler de kendisi her yenilginin Rusya’daki rejime karşı öfkeyi artırdığını hissediyor ve zafer umudunu giderek yitiriyordu.
Mukden Muharebesi, 8 Şubat 1904 tarihinde başlayan Rus-Japon Savaşı’nın son büyük kara çarpışması olacaktı. Mareşal Oyama’nın karada elde etmeyi umduğu kesin sonuçlu muharebe ise bir süre sonra denizde gerçekleşti. Mukden Muharebesi’nden iki ay sonra, Rus Baltık Filosu, Japon Amiral Heihachiro Togo tarafından Tsushima Boğazı’nda (Çuşima Deniz Muharebesi) yok edildi. Bu, Rusya’nın itibarını kurtarmak için kazanmayı umduğu son zafer umudunu da ortadan kaldırdı.
Arabulucu durumunda olan Amerikan Başkanı Theodore Roosevelt’e yaklaşmak suretiyle müzakereleri başlatan taraf, savaşmaktan bitkin düşen Japonya oldu. Eylül 1905’te imzalanan Portsmouth Antlaşması, Japonya’nın Kore ve Güney Mançurya üzerindeki kontrolünü teyit etti. Daha da önemlisi, Japonya’yı Doğu Asya’da baskın güç olarak haline getirerek, bu ülkede kırk yıl boyunca yükselecek olan militarizm ve yayılmacı politika için zemin hazırladı.
© Alamy
Benzer Haberler

Vahşi Batı'nın unutulmayan efsaneleri ve korkunç hikâyeleri

Nors mitolojisi nedir? Odin, Thor, Loki ve Viking tanrılarının hikâyesi

Frankenstein efsanesinin ardındaki gerçek hikâye









