Haber kapak görseli
Genel
6 dk okunma süresi
Mindfulness

Dönüşümün doğası: Kabul ve çabanın bir aradalığı

Bana göre çabanın yanına kabulü nasıl koyacağımızı bilemememizin öncelikli sebeplerinden biri, onları kafamızda koyduğumuz yer. Kabul, zihnimizde çabanın karşısında durmak yerine, yanına geçse mesela? Hatta biraz daha ileri götüreceğim, bu iki kavram yin ve yang sembolündeki gibi iç içe girse? Bunun hayattaki karşılığı nasıl olurdu?

BERİVAN SUNGUR

Bundan 10 sene önce ilk oğlumu doğurduğumda; doğum haritasında aileyi, yuvayı, köklerini temsil eden evde, orada olmasını kesinlikle tercih etmeyeceğim bir gezegenin bulunduğunu görmüştüm. İlk anneliğin getirdiği bolca endişe ve annelik serüvenimde ailemin kadınlarından daha farklı bir yol izleme arzusu ile harita üzerine oğlum kucağımda uykuya daldıkça düşünürdüm.

Oğlumun doğumundan iki sene sonra, astroloji hocama bir e-posta gönderdim. Haritaya dair kafama takılan konuyu sordum, üzerine düşündüklerimi anlattım ve danışmanlık istedim. Hocam bana, “Mesajını aldım, dikkatle okudum, düşündüm, içimi dinledim ve haritasını şimdi yorumlamak istemediğime karar verdim” diye geri döndü. Endişemle durumu irdelemenin, bana da bebeğime de iyi gelmeyeceğini düşünüyordu.

Nereden gol yiyebiliriz kaygım, ne yapsak kaderin ördüğü ağların önüne geçebiliriz çabam, çocuğum söz konusu olunca öyle yüksekti ki! Haritada bu gezegen meselesi, sadece görünen bir yüzüydü. Ebeveynlikteki çabam dağları devirebilirdi sanırım. Dokuz ay sonra, hocama yeni bir e-posta attım. “Kaygım daha azaldı. Bence şimdi haritasına bakmamız ikimize de fayda getirebilir. Yeniden bakabilir miyiz?” diye sordum. Hakikaten geçen süre boyunca, kaygı seviyemde bir fark vardı. Kabul konusunda da içimde bir kapı aralanmıştı. O süre zarfında bir gün, “Ben elimden geleni yapıyorum, gerisi benim elimde değil...” sözlerinin ağzımdan, gözümden yaşlarla döküldüğünü hatırlıyorum. Ancak henüz yolun çok başındaydım. “Fedakarlık teorisi”ni yoga felsefesi içerisinde okumak, öğretmek kolaydı. Asıl iş bunu hayatta, üstelik ebeveynlik gibi bir alanda uygulamaktı!

O dönemde ebeveynlikle ilgili az eğitim var. Ben de kafama göre bir ebeveynlik yaklaşımı bulmuşum. Onun da duayenlerini... Onların kitaplarını okuyorum. Sonra psikiyatri uzmanı bir hocam var. Onu düzenli olarak görüyor, belki de en çok ebeveynlikle ilgili danışıyoruz. Her sorduğumuz soru, geliyor bizim kendimizle ilişkimize dayanıyor. Hocamıza kar kış demiyor, bebek gece uyumadı, “Gezi’ye gaz bombası atılmış, hocanın da ofisine yakın” demiyoruz, gidiyoruz. Hem de bebekle! Bebeği her yere taşıyoruz. Bugün baktığımda ne büyük fedakarlıklarmış. Eski yoga metinlerindeki fedakarlık teorisini bilir misiniz? “İnsan her konuda, ancak ne kadar fedakarlık yapabileceğini seçebilir” der. “Ancak hayatında gösterdiği fedakarlıkların, gayretin meyvelerini kendi seçemez. Onları kabul etmelidir.” Mesela; bir dersten sınavın var, ne kadar çalışacağını sen seçebilirsin ama ertesi gün o sınavdan ne alacağını seçemezsin. Çocuğunu anlamak, yetiştirmek için ne kadar çaba sarf edeceğini seçebilirsin ancak nasıl bir çocuğun olacağını seçemezsin...

Ben sıkı bir savaşçıydım. Hala daha öyleyim. Özellikle iç dünyada verilen savaşlarda elimden geleni ardına koymamak nedir, iyi bilirim. Ancak kendi içimde ve yakın ilişkilerimde verdiğim yıllar süren “mücadele” sonrası, bu alanlardaki “savaşın” salt çabayla kazanılmadığını artık iyi biliyorum.

Çaba, kendinden önce gelen hakiki bir kabulün koluna girmedikçe dönüşüm başlamıyor.

İnsan önce o hayatın önünde başını eğecek... Kendi elinden gelenlere, gelmeyenlere... Karşısındakinin elinden gelen ve gelmeyenlere... Geçmiş nesillerde atalarının elinden gelmiş olan ve gelmemiş olanlara razı gelecek.

“Hayat sen büyüksün, ben küçük.”

Boşu boşuna söylemem bunu yoga derslerimde. Hissederek söylerim... “Savaşçı” bir ruh olarak söylerim. O yüzden dokunur insanlara. Başımı öne eğip de hayatın benden büyük olduğunu idrak ettiğim anlarda, bedenimde hissettiğim acı dokunur onların bedenlerindeki acıya. Acılarımız sarılır birbirlerine...

Bazı insanlar “çabanın koluna girmiş olan bir kabulü” anlamakta zorlanır. Ya kişisel gelişim lugatındaki “Her şeyi önce kabul edeceksin!” kalıbını söyler ancak bunu gerçek anlamda hayatın içinde bir yere koyamazlar. Bazıları da bu kabul olayına kökten karşıdır. Kabulü; pasif, güçsüz bir yer olarak görürler. Bir çeşit sorumluluk almamak, gücü kendinden başka bir yere vermektir kabul onlar için. Bazen Allah’a, bazen hayata, bazen kader kısmete...

Peki, kabul etmenin iyileştirici gücünden bahsedenler, hakikaten her şeyi kabul etmemizi ve hiçbir şeyi değiştirmek için çaba göstermememizi mi kastediyorlar? Ya insanların “iyiliği”, “ileriye gitmesi” için yapılmış devrimler? İç dünyamızda yıllarca, ancak sabırla ve çaba ile alınabilen o yollar? Kimse bunların insana katkısını ve burada çabanın yerini yadsıyamaz herhalde...

Peki o zaman “Bir şeyi dönüştürmeden önce, kabul edeceksin!” kavramını nereye ve nasıl yerleştireceğiz hayatın içerisinde?

Bana göre, çabanın yanına kabulü nasıl koyacağımızı bilemememizin öncelikli sebeplerinden biri, onları kafamızda koyduğumuz yer. Kabul, zihnimizde çabanın karşısında durmak yerine, yanına geçse mesela? Hatta biraz daha ileri götüreceğim, bu iki kavram yin ve yang sembolündeki gibi iç içe girse? Bunun hayattaki karşılığı nasıl olurdu? Mesela, eşimde sevmediğim bir özellik var. Ve bu özelliğin bana, ilişkimize veya varsa çocuğumuza zarar verdiğini düşünüyorum. O böyle davrandıkça, kızıp ben de karşı tepki veriyorum. Bazen sakince, bazen durum canımı iyice yaktıkça daha öfkeli... “Bu parçasını istemediğimi”, ona sözle ya da hareketlerimle bir şekilde anlatıyorum. Ve diyelim ki o da bunu anlıyor ve kabul ediyor. Ancak böyle durumlarda, genelde durum sadece zihin seviyesinde anlaşılıyor, kabul ediliyor ve çare aranıyor. Bu idrak değil. İdrakin içerisinde beden de var. Ve asıl dönüşüm idrak ile başlıyor. Kendiliğinden. Sen yönünü belirlemiyorsun, o kendi zamanını ve yönünü belirliyor.

Yoksa neden bize iyi gelmediğini bildiğimiz bir insanla tekrar tekrar birlikte olalım ki? Neden bize iyi gelmediğini bildiğimiz bir yiyeceği yiyelim? Çünkü iyi gelmediklerini zihnen biliyoruz. Ancak bedendeki karşılığına bakmıyoruz, bakamıyoruz, bakmayı bilmiyoruz...

Beden bir hikaye anlatıyor aslında. Nesillerin bağlanma hikayelerini, nesillerin sinir sistemi hikayelerini, nesillerin korkularını, acılarını anlatıyor... Tam da o sırada “basit” bir gerginlik üzerinden. Ve biz bakıp, “Ya, şu huyunu artık bi’ değiştir!”, “Artık anlasana!”, “Bana böyle davranma dememe rağmen neden yapıyorsun?” deyip duruyoruz.

Halbuki hikaye anlaşılmak istiyor. “Görülmek” istiyor. Hikaye; kızmak yerine, kabul edilmek istiyor.

Önce bir kabul edilecek, elinden tutulup biraz orada, gerisindeki duygu her neyse onunla kalınacak. “Seni değiştireceğim” demeden önce, belki biraz gözyaşı dökülecek, yas tutulacak. Ancak tüm bunlar olurken, insan çabayı içinde canlı tutacak. Çaba canlı olacak ama artık “hakim varlığı” hissedilmeyecek. Hedefe kitlenmiş olmayacak insanlar.

“Düzeltilmesi gereken”den ibaret olmayacaklar! Acılı varlıklar olarak görülecekler.

Böylesi duyguya dokunulduğunda, çaba daha mütevazı bir yerden geliyor. Tıpkı yin ve yang sembolündeki gibi kabulün içinde bir miktar çaba oluyor, çaba gösterdiğimiz zamanların içerisinde de bir miktar kabul.

Bir insanla bir aradalığımın anlamını kabul! Hallerimizin ardındaki nesillerce süregelmiş olan zinciri kabul. İnsan olmayı ve bu durumdan dolayı acı çekiyor olmayı kabul. Bu ilişkideki bir aradalığımızı, kendi seçimlerimi kabul. Kendi seçimlerimin ardında yatan hikayemi kabul. Bir an “insan evladı olma”nın, “mükemmel olmamanın” kaderini kabul.

Elinde olmadan da başkasını incitebildiğini kabul.

Derin bir kabul.

Bazı paternlerin dönüşmesinin yıllar ve çokça çaba alabileceğini kabul.

Olaylar karşısında daha önce verdiğim otomatik tepkilerden daha farklı bir şekilde duruma yanıt vermeyi seçerken, bedenimdeki acıyı kabul. O acı ile kalmayı kabul. Üstelik, defalarca kalmayı... Sonra kalamamayı. Ümidimi yitirmeyi. Sonra... Yeniden umudu bulup, kabulün koluna biraz daha sıkı, kendiliğinden girmiş bir gayreti deneyimlemeyi...

Dönüşümün doğasını kabul. Böyle olacak. Yavaş olacak. Kabul böylesi emek isteyen, zaman isteyen, diğer yandan da kendi zamanında, “kendiliği ile” gelebilen bir hal.Aramakla bulunmayan ancak bulanların arayanlar olduğu” bir hal...

Dönüşüm bazen, çokça zaman alacak.

Tekrar tekrar aynı yerlerden geçiyormuşum gibi gelecek ancak her geçişim farklı olacak. Sonra bir bakmışım ki bedenimdeki acı azalmaya başlamış kendiliğinden. Kendi zamanında. İçimdeki dönüştürme, düzeltme, iyileştirme telaşı da rahatlamaya başlamış.

Telaşın da rahatı bir başka güzel, göreceğim...

Yin ve yangın iç içeliğinin, Tao’nun güzelliği gibi...

Hayatın olduğu hali ile içimde aynı anda, hem bir hüzün hem de bir coşku uyandırmasına izin vereceğim...

Bakacağım ki gerisin geriye derin bir kabul, gönlümü kaplamaya başlamış.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo