Haber kapak görseli
Genel
9 dk okunma süresi
HELLO!

Eda Aras: “Sanat, benim için sonuçtan çok, süreçte açılan düşünsel ve duygusal temas alanı”

İçeriği Paylaş

Sanat dünyasında yeni kuşağın dili artık daha geçirgen, daha katmanlı ve daha cesur. İstanbul merkezli sanat danışmanı ve Otmar Uras platformunun kurucusu Eda Uras da bu dönüşümün en dikkat çekici temsilcilerinden.

Röportaj: Rana Korgül Fotoğraflar: Cihan Erişikoğlu

Galericilik deneyiminden uluslararası fuarlara, küratöryel projelerden disiplinlerarası iş birliklerine uzanan yolculuğunda tek bir role sığmayı reddediyor. Onun için sanat, sırf sergilenen işler değil; kurulan ilişkiler, açılan diyaloglar ve düşünsel temas alanları demek. Uras, piyasanın hızına kapılmadan, daha yavaş ve derinlikli bir üretim modeli öneriyor. Biz de onunla sanatın bugününü, koleksiyon kültürünü ve Otmar Uras’ın gelecek vizyonunu konuştuk.

HELLO!: Sanata yönelmeniz nasıl oldu?

Eda Uras: Sanata yönelmem, çocukluk yıllarımdan itibaren görsel üretim, anlatı kurma biçimleri ve sanat eserleriyle kurduğum temasla farkında olmadan organik bir şekilde gelişti. Ailemin sanata duyduğu ilgi sayesinde sanatçılar ve üretim süreçleriyle erken yaşta iç içe olmam da bu zemini besledi. Reklam ajansında yaptığım bir staj sırasında ise oldukça net bir farkındalık oluştu. Beni asıl çeken şey, üretimin yaratıcı ve düşünsel tarafıydı ama bunun endüstriyel yapısı değil. Sanatta sadece görsel üretim değil, onun arkasındaki sezgi, düşünce ve gerilim alanı vardı. Bu fark, yönümü belirleyen temel eşik oldu diyebilirim. O noktada biraz iç sesime kulak verdim. Profesyonel olarak sanat alanında aktif çalışmaya başlayalı yaklaşık 8–9 yıl oldu. Bugün geriye baktığımda, bu sürecin başından beri lineer değil; sürekli dönüşen, genişleyen ve yeniden tanımlanan bir ilişki olduğunu söyleyebilirim.

HELLO!: Çocukken sizi etkileyen sanatçıları hatırlıyor musunuz?

E. Uras: Bunu aslında geriye dönüp baktığımda fark ediyorum; en erken ve sezgisel temasım Mehmet Güleryüz ile olmuş. Dört–beş yaşlarındayken, babamda ona ait bir yağlı boya varmış ve ben her gün önünden geçiyormuşum. Tabii bunu ben doğrudan hatırlamıyorum, daha çok ailemin anlattıklarından biliyorum. Bir gün kendi boyalarımla oynarken, tamamen içgüdüsel şekilde o resimdeki tonlara çok yakın renkler yakaladığımı hatırlıyorum. Ailem muhtemelen buna biraz şaşırıp gülümsedi ki yaptığım o resmi de Güleryüz’ün eserinin karşısına asmışlar. Şimdi o soyut resme ne oldu derseniz, hiçbir fikrim yok. Bu soruya kadar varlığını tamamen unutmuştum.

HELLO!: O zaman güzel bir şeyi size hatırlattık desenize... Sanat alanındaki profesyonel yolculuğunuz İstanbul Modern’in Genç Modern programıyla başlıyor. O dönem size neyi fark ettirdi?

E. Uras: Genç Modern programı, sanatın sadece üretim değil; aynı zamanda bağ kurma, tartışma ve birlikte düşünme alanı olduğunu fark etmemi sağladı. Sanatçı, izleyici ve kurum arasındaki ilişkinin ne kadar dinamik ve dönüştürücü olabileceğini o dönemde gördüm.

HELLO!: C.A.M., ArtOn ve Sanatorium gibi galerilerde çalıştığınızı biliyoruz. Bu başarılı galerilerde çalışmak, galericilik pratiğine bakışınızı nasıl şekillendirdi?

E. Uras: Bu farklı yapılar, galericiliğin tek bir modele indirgenemeyeceğini gösterdi. Her galeri kendi ritmini, önceliklerini ve temsil biçimini kuruyor. Benim için bu deneyimler, sürdürülebilir ilişkiler kurmanın ve sanatçıyla uzun vadeli düşünmenin önemini pekiştirdi.

HELLO!: Peki, bir sanat danışmanı olarak kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Stratejist mi, küratör mü, arabulucu mu?

E. Uras: Kendimi bu rollerden herhangi birine tam olarak yerleştirmekten ziyade, hepsinin kesiştiği daha geçirgen bir alanda konumlandırıyorum. Çünkü sanat danışmanlığı, benim için sabit bir rol tanımından çok, her projeye göre yeniden şekillenen bir düşünme ve bir ilişki kurma biçimi. Bazen daha stratejik bir çerçeve kurmak gerekiyor; özellikle bir projenin uzun vadeli yapısını, sürdürülebilirliğini ve görünürlüğünü düşünürken, bazen de küratöryel bir hassasiyet öne çıkıyor. İşlerin yan yana geliş biçimi, aralarındaki ritim ve anlatısal gerilim daha belirleyici hale geliyor. Ve çoğu zaman da bu iki alanın arasında daha görünmez ama aslında en kritik olan ‘arabuluculuk’ devreye giriyor. Ama tüm bu tanımların ötesinde, benim için asıl mesele, farklı aktörler arasında düşünsel ve duygusal olarak sürdürülebilir bağlar kurabilmek. Sanatçı, koleksiyoner, kurum ya da mekan arasında kurulan her temasın, sürecin bütününe yayılan bir karşılığı olmasını önemsiyorum.

HELLO!: Otmar Uras’ı kurma motivasyonunuz neydi? Eksikliğini hissettiğiniz ne vardı?

E. Uras: Otmar Uras, daha esnek ve proje bazlı çalışabilen bir yapı kurma ihtiyacından doğdu. Mevcut sistemde bazen eksik kalan şey, farklı disiplinleri ve aktörleri bir araya getiren daha geçirgen platformlardı. Otmar Uras, İstanbul merkezli bağımsız bir sanat platformu olup sergi üretimi, sanatçı iş birlikleri ve koleksiyon danışmanlığı alanlarında faaliyet gösteriyor. Farklı kültürel bağlamlardan gelen çağdaş sanat pratiklerini bir araya getiren sergi ve proje üretimlerine odaklanıyoruz. En önemlisi de sanatçılar, galeriler, koleksiyonerler, mimarlar ve kurumlar arasında yeni diyalog alanları oluşturmayı amaçlıyoruz.

HELLO!: Otmar Uras’ı bir galeri değil de bağımsız bir platform olarak konumlandırmanız bilinçli bir tercih olsa gerek. Sizi piyasadakilerden farklı kılan nedir?

E. Uras: Evet; bu, başından beri bilinçli bir konumlanma. Klasik galeri modeli çoğu zaman temsil, satış ve süreklilik ekseninde tanımlıdır. Bu da ister istemez belirli bir program ve ritim dayatıyor. Oysa benim ilgilendiğim alan, daha geçirgen ve duruma duyarlı bir yapı kurabilmek. Her projeyi kendi bağlamı içinde ele almak, sanatçıyla, mekanla ve izleyiciyle kurulan ilişkiyi yeniden düşünmek istiyorum. Bu yüzden Otmar Uras’ı sabit bir temsil yapısından ziyade, araştırma ve üretim odaklı, esnek bir platform olarak kurguladım. Bizi farklı kılan şeyin, bu esneklik sayesinde risk alabilme ve daha deneysel anlatılara alan açabilme olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda piyasanın hızına kapılmadan, daha yavaş ve düşünülmüş projeler geliştirmeye odaklanıyoruz. Bu da uzun vadeli bir söylem ve ilişki ağı kurmayı mümkün kılıyor.

HELLO!: İstanbul merkezli yeni ve genç bir platform olarak uluslararası görünürlük sizin için ne ifade ediyor?

E. Uras: Uluslararası görünürlük, yalnızca temsil değil; karşılıklı öğrenme ve diyalog anlamına geliyor. Bu etkileşim, üretimi de doğrudan besliyor.

HELLO!: Spark Art Fair, Art Brussels gibi uluslararası fuar deneyimleriniz var. Bizdeki fuarlardan ne gibi farklılıklar görüyorsunuz?

E. Uras: Uluslararası fuarlarda daha oturmuş bir ekosistem ve net bir segmentasyon var. Türkiye’de ise daha hibrit bir yapı söz konusu. Bu da aslında bir zorluk ve de esneklik sağlayan bir avantaj.

HELLO!: Geçen sene The Stay Boulevard’da gerçekleştirdiğiniz ‘Secret Garden’ sergisi çok güzeldi ve sizin Otmar Uras olarak gerçekleştirdiğiniz ilk sergiydi. Bu sergide küratöryel omurgayı ne belirledi?

E. Uras: Bu serginin ana çıkış noktası, farklı coğrafyalardan gelen sanatçıların ortak bir duygusal ve mekansal zemin üzerinden buluşabilmesiydi. Daha içsel, sezgisel bir anlatı kurmaya odaklandık.

HELLO!: Ya Offgrid Art Project iş birliğiyle gerçekleştirdiğiniz Dilge Kutluoğlu’nun ‘Inner States, Outer Spaces’ sergisi size ne öğretti?

E. Uras: Bu proje benim için, içsel deneyim ile mekansal kurgu arasındaki ilişkinin ne kadar geçirgen ve dönüştürülebilir olduğunu çok daha somut bir şekilde ortaya koydu. Dilge Kutluoğlu’nun pratiğinde mekan, sabit ve tanımlı bir gerçeklikten ziyade; hatırlanan, düşlenen ya da özlenen fragmanların birleştiği bir algı alanı olarak ele alınıyor. Bu da sergiyi görsel bir deneyim olmaktan çıkarıp, izleyicinin kendi hafızası ve duygusal dünyasıyla aktif bir ilişki kurduğu bir alana dönüştürdü. Benim açımdan en belirleyici öğrenme ise sergi anlatısının yalnızca işler üzerinden değil; atmosfer, ışık, renk ve mekansal akış üzerinden kurulabileceğini yeniden görmek oldu. Sergideki hayali peyzajların, izleyiciyi kendi içsel durumlarıyla yüzleşmeye davet etmesi, küratöryel yaklaşımın ne kadar duyusal ve deneyimsel olabileceğini hatırlattı. Aynı zamanda bu iş birliği, üretim sürecinin lineer olmadığını; sanatçı, mekan ve izleyici arasında sürekli geri beslenen bir ilişki olduğunu da gösterdi. Offgrid gibi disiplinlerarası bir platformda çalışmak, sergiyi yaşayan ve dönüşen bir deneyime dönüştürmenin mümkün olduğunu bana öğretti.

HELLO!: Nisan 2026 ortası Lütfü Kırdar’da gerçekleşen CI Bloom’daki seçkinizin ortak dili neydi?

E. Uras: Seçkiyi oluştururken en belirleyici olan şey, tek tek güçlü işlerin bir araya gelmesinin yanı sıra yan yana geldiklerinde nasıl bir konuşma alanı açtıklarıydı. Mesele iyi işler seçmek değil; o işlerin birbirini nasıl duyduğu, nasıl taşıdığı ve bazen de nasıl gerdiğiyle ilgiliydi. İyi bir fuar sunumunu, bir tür görsel envanterden çok, daha çok kurulan geçici ama yoğun bir ilişki ağı olarak düşünüyorum. Bu nedenle seçkiyi kurgularken tek bir estetik ya da kavramsal bir dile yaslanmaktan özellikle kaçındım. Bunun yerine, farklı üretim biçimlerinin kendi özgüllüklerini koruyabildiği ama aynı zamanda ortak bir zeminde birbirine temas edebildiği bir yapı aradım. Bu temas alanında benim için önemli olan üç şey var: Ritim, gerilim ve karşılaşma. Ritim, işlerin birbirine nasıl akarak bağlandığını; gerilim, farklı yaklaşımların yan yana geldiğinde açtığı boşlukları; karşılaşma ise izleyicinin bu çok sesli yapı içinde kendi okumasını nasıl kurabildiğini ifade ediyor.

HELLO!: Bir sergi tasarlanırken mekan mı önce gelir, sanatçı mı?

E. Uras: Benim için çıkış noktası, çoğu zaman sanatçının dünyasına öncelik vermek oluyor. Çünkü her serginin asıl taşıyıcı omurgasını, sanatçının pratiği, düşünce biçimi ve kurduğu dil belirliyor. Mekan elbette çok güçlü bir unsur ancak anlamlı bir karşılaşma yaratabilmesi için önce sanatçının üretim evrenini doğru okumak ve onun ihtiyaçlarını, ritmini, hatta sezgisel yönelimlerini anlamak gerektiğine inanıyorum. Bu noktadan sonra mekan, adeta bu dünyanın açılacağı bir sahneye dönüşüyor. Bazen mevcut bir mekan, sanatçının pratiğiyle beklenmedik bir şekilde örtüşerek süreci yönlendirebiliyor; bazen de tam tersine sanatçının işi mekanı yeniden kurgulamayı, dönüştürmeyi hatta ona direnç göstermeyi gerektiriyor. Bu karşılıklı ilişki benim için oldukça verimli bir alan açıyor. Dolayısıyla meseleyi bir öncelik sıralamasından ziyade, bir uyum ve gerilim dengesi olarak görüyorum. Ancak başlangıçta sanatçının dünyasına kulak vermek, sürecin daha sahici ve derinlikli ilerlemesini sağlıyor. Mekan ise bu anlatının görünürlük kazandığı, yoğunlaştığı ve izleyiciyle temas ettiği katmanı oluşturuyor.

HELLO!: İstanbul gibi dinamik bir şehirde sergi üretmenin avantajları ve zorlukları neler sizce?

E. Uras: İstanbul’un enerjisi ve çeşitliliği büyük bir avantaj. Ancak aynı zamanda lojistik, sürdürülebilirlik ve ekonomik dalgalanmalar ciddi zorluklar yaratabiliyor.

HELLO!: Bu arada Contemporary Istanbul ve CI Bloom gibi fuarlarda yer almak sizin için ne ifade ediyor?

E. Uras: Bu tür fuarlar, yalnızca görünürlük sağlayan platformlar olmanın ötesinde, sanat üretiminin farklı bağlamlarla temas ettiği yoğun karşılaşma alanları. Elbette hem yerel hem de uluslararası ölçekte bir izleyiciyle buluşmak önemli. Ancak benim için asıl değerli olan, bu ortamlarda kurulan çok katmanlı diyaloglar. Koleksiyonerler, küratörler, galeriler ve diğer sanat profesyonelleriyle kısa sürede yoğun bir etkileşim alanı oluşuyor ve bu, projelerin nasıl okunduğuna dair doğrudan bir geri bildirim imkanı sunuyor.

HELLO!: Peki, bir koleksiyon oluştururken nelere dikkat edilmeli? Düşüncelerinizi merak ediyoruz…

E. Uras: Bir koleksiyonun en önemli unsuru tutarlılık ve samimiyettir. Yatırım motivasyonu elbette varlığını sürdürüyor ancak yalnızca buna odaklanmak koleksiyonun ruhunu zayıflatabiliyor. Koleksiyonerin kendi merakını ve sezgisini takip etmesi, zamanla daha güçlü bir bütün oluşturacaktır.

HELLO!: Genç koleksiyonerlerin en sık yaptığı hata sizce nedir?

E. Uras: En sık karşılaştığım durum, hızlı karar alma isteği. Oysa koleksiyon yapmak zamana yayılan bir süreçtir. Araştırma, izleme ve düşünme gerektiriyor. Sabırsızlık çoğu zaman yüzeysel tercihlere yol açabiliyor.

HELLO!: Türkiye’de koleksiyon kültürünün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

E. Uras: Son yıllarda daha bilinçli ve araştırma odaklı bir koleksiyoner profilinin oluştuğunu gözlemliyorum. Özellikle genç kuşak, uluslararası sahneyi yakından takip ediyor ve daha deneysel işlere açık.

HELLO!: Bu iyi bir gelişme elbette... Sanatçılar, galeriler, koleksiyonerler ve mimarlar arasında diyalog kurma fikriniz de var. Nasıl gidiyor bu plan?

E. Uras: Bu diyaloğu bir hedeften çok, süreklilik arz eden bir süreç olarak görüyorum. Farklı disiplinlerin bir araya geldiği her proje, aslında yeni bir dil üretme denemesi gibi. Özellikle mimarlıkla kurulan ilişki, sanatın mekanla olan bağını daha derinlikli düşünmemizi sağlıyor. Koleksiyonerlerle kurulan temas ise üretimin nasıl alımlandığına dair önemli geri bildirimler sunuyor. Şu anda bu ağın giderek daha organik bir şekilde genişlediğini gözlemliyorum. Projeler üzerinden kurulan ilişkiler, zamanla kalıcı iş birliklerine dönüşmeye başladı. Benim için önemli olan, bu aktörleri belirli rollere sıkıştırmak yerine, birbirlerinin süreçlerine dahil edebilmek. Bu sayede hem üretim hem de izleme biçimleri daha katmanlı ve karşılıklı beslenen bir yapıya evriliyor.

HELLO!: Son olarak… Beş yıl sonra Otmar Uras’ı nerede görüyorsunuz?

E. Uras: Daha geniş bir coğrafyada, farklı disiplinlerle iş birliği yapan ve uluslararası ölçekte daha görünür bir platform olarak konumlandığını hayal ediyorum.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo