
Kraliyet skandalı: Tahtları sarsan olaylar
Yazan: Alice Barnes-Brown
Günümüzde olduğu gibi geçmişte de kraliyet ailesinin bulunduğu her yerde entrika, ihanet ve çalkantı eksik olmazdı. Mutlak güç ve servet birleşince, insani zaafların kendini gösterdiği kusursuz bir ortam oluşur, tutkular yalnızca kalpleri değil, kimi zaman tahtları da tehdit ederdi. Krallar, kraliçeler, prensler ve prensesler sık sık arzularının esiri olurdu. Kimi trajik bir aşkın içinde kaybolur, kimi hırslı saray mensuplarının oyuncağı haline gelirdi. Aşk, ihtiras ve yalanlar bazen yükselişin fakat çoğunlukla çöküşün başlangıcıydı. İster bir Antik Mısır firavunu olsun, ister 20. yüzyılın mutlak hükümdarı, hiç kimse skandallardan uzak değildi.
- Kralın Adamı (1384 – 1394)
Robert de Vere’nin hazin çöküşü
Bazen kralın en yakın adamı olmak beklenenin aksine zafer değil, felaket getirir. Bunu acı şekilde tecrübe eden isimlerden biri de Robert de Vere olmuştu. Genç ve yakışıklı bir soylu olan de Vere, Oxford Kontu unvanını taşıyordu. Aynı zamanda Lord Baş Mabeyinci (Lord Great Chamberlain), yani en yüksek dereceli saray görevlisiydi. 1376’da tahta çıkan İngiltere Kralı II. Richard’ın kısa sürede gözdesi haline geldi. Kralın görkemli hayallerini besleyen de Vere, ondan ardı ardına yeni unvanlar kopardı. Dublin Markisi, ardından İrlanda Dükü oldu. Kraliyet ailesine mensup olmadığı halde bu makamlara getirilen ilk soylu olmakla övünüyordu.
Ancak bu yükselişi soylular arasında büyük öfke yarattı. Zira “Dük” unvanı normalde kralın yakın akrabalarına verilirdi ve de Vere bu kriteri karşılamıyordu. Sorunlar bununla sınırlı kalmadı. Evli olduğu halde sürekli çapkınlık peşinde olduğu ve Kral’ın birinci dereceden kuzeni olan eşi Philippa’dan boşanmaya çalıştığı konuşuluyordu. Fransız vakanüvis Froissart onun hakkında şöyle yazmıştı: “İrlanda Dükü adeta kralı parmağında oynatıyor ve İngiltere’de dilediği gibi at koşturuyor.”
Bunca skandala rağmen II. Richard tartışmalı danışmanını yanından ayırmadı. Gelgelelim, kralın güçlü amcası Gloucester Dükü’nün ve onun müttefikleri Lords Appellant grubunun artık sabrı kalmamıştı. 1387’de krala karşı bir ordu topladılar ve Oxfordshire’daki Radcot Köprüsü’nde gerçekleşen muharebede Robert de Vere’nin kuvvetlerini mağlup ettiler. Teslim olma zamanı geldiğinde Robert ortadan kaybolmuş, kılık değiştirerek Avrupa’ya kaçmıştı. 1392’de, henüz 30 yaşındayken, bu kez bir yaban domuzuyla giriştiği amansız mücadelede aldığı yaralar sonucu hayatını kaybetti. Kimi tarihçilere göre, bir iç savaşa yol açan bu kriz ileride II. Richard’ın tahttan indirilmesine giden sürecin ilk sinyaliydi.

- Kleopatra'nın aşk üçgeni (MÖ 48 - MÖ 31)
Antik Mısır'da tutku ve ihtiras
Henüz genç bir kızken bile Kleopatra, zekâsını ve güzelliğini nasıl kullanacağını iyi biliyordu. 18 yaşına geldiğinde, on yaşındaki kardeşi XIII. Ptolemaios ile birlikte Mısır tahtına çıktı ama iktidarı paylaşmak gibi bir niyeti yoktu. Bir süre sonra iktidar mücadelesi Kleopatra’nın fiilen tahtın dışına itilmesine yol açtı. O sırada İskenderiye’de bulunan Jül Sezar’ı kendi tarafına çekmenin ve Roma’nın desteğini kazanmanın yeniden iktidara gelebilmesi için hayati olduğunu biliyordu. Bir yolunu bulup, Sezar’ın konakladığı saraya girmeli ve onunla görüşmeliydi. Antik Yunan tarihçi Plutarkhos’a göre, saraya gizlice girmek için kendini bir yatak şiltesine — bazı kaynaklara göre bir halıya — sardı ve hizmetkârı onu bu şekilde içeri taşıdı.
Aralarında tam olarak ne yaşandığı bilinmiyor ancak kardeşi durumu öğrendiğinde, Sezar ile Kleopatra’nın bulunduğu sarayı kuşattı. Tam teslim olacaklarken Sezar’ın Suriye’den gelen takviye kuvvetleri yardıma yetişti ve Kleopatra’nın iktidarı güvence altına alındı. Ertesi yıl, yani MÖ 47’de Sezarion adını verdikleri oğulları doğdu. Ne var ki gayrimeşru çocuklarını da yanlarına alarak Roma’ya gittiklerinde, Kleopatra halk arasında hiç hoş karşılanmadı. İşler hızla kötüye gitti. Sezar bir suikast sonucu öldürülmeden önce, veliaht olarak büyük yeğeni Octavianus’u seçmişti. Bunun ardından Octavianus ve kudretli komutan Marcus Antonius arasında bir iktidar mücadelesi başladı. Kleopatra ise Mısır’a döndü.
Octavianus ve Marcus Antonius arasındaki mücadele mutlak bir zaferle sonuçlanmadı. İktidar geçici olarak paylaşıldı ve Antonius’a Doğu eyaletlerinin kontrolü verildi. Ardından Antonius, Partlar’a karşı düzenlemeyi planladığı sefer için gerekli mali kaynağı zengin Mısır’dan sağlamak üzere Kleopatra’yı ziyarete geldi. Gelgelelim, Kleopatra’nın da kendi planları vardı. Daha fazla güç sahibi olmak ve imparatorluğunu büyütmek istiyordu. Aradığı fırsatı yakalamıştı. Antonius’un Antik Yunan kültürüne olan hayranlığını bilen Kleopatra, Afrodit kılığına girerek Tarsus Nehri boyunca ihtişamlı bir gemide buluşma noktasına doğru ilerledi. Antonius’un karşısına çıktığında sahne o kadar etkileyiciydi ki Romalı komutan adeta büyülenmişti.
Aralarında bir aşk filizlenen ikili MÖ 40 yılına kadar huzurlu bir birliktelik sürdürdü. Ancak o yıl, Antonius’un Roma’da güçlü bir nüfuza sahip olan eşi Octavianus’a karşı meydan okumaya başlayınca işler değişti. Antonius, komploya karışmadığını göstermek için Roma’ya gitti, fakat Kleopatra’dan uzak kalamayarak MÖ 37’de yeniden Mısır’a dönmeyi seçti. Octavianus, rakibini tamamen saf dışı bırakmak için uygun bir fırsat yakaladığını düşünüyordu. MÖ 31’de Actium açıklarında Antonius ile Kleopatra’nın donanmasına saldırmak üzere filosunu gönderdi ve yaşanan deniz muharebesinde onları yenilgiye uğrattı. İki aşığın Doğu Akdeniz’de hâkimiyet kurma hayalleri suya düşmüştü. Sonunda, bu dünyada olmasa bile en azından öte âlemde birlikte olabilmek umuduyla, yaşamlarına kendi elleriyle son verdiler.
- Altı eş ve sayısız metres (1510'lar - 1520'ler)
İngiltere Kralı VIII. Henry’nin daldan dala konan gönlü
Tudor hükümdarı VIII. Henry en çok altı evliliğiyle tanınır ama aşk hayatı sadece nikâh defterine yazılanlardan ibaret değildi. Özellikle gençlik yıllarında sarayda yakışıklılığıyla ün salmış olan Henry’nin çok sayıda metresi vardı.
Aragonlu Catherine’le evliliğine dair duyduğu şüpheler 1510’ların sonu ile 1520’lerin başında belirginleşmeye başlamıştı. Gönül eğlendirmek için hiç vakit kaybetmedi ve arzularını tatmin etmek için evlilik dışı ilişkiler aramaya koyuldu. Saray kayıtlarında adı geçen ilk metresi, 1513’te Catherine’in hizmetine giren genç saraylı Bessie Blount’tu. Henüz on beş yaşındayken bir yılbaşı eğlencesindeki maskeli baloda Henry ile eşleştirilmiş, on sekizine geldiğinde ise kraldan hamile kalmıştı. Bunun üzerine Kardinal Thomas Wolsey genç kadını Londra’dan uzaklaştırdı ve Bessie kısa süre sonra Henry’nin resmen kabul ettiği tek gayrimeşru oğlu Henry Fitzroy’u dünyaya getirdi. 1522’de evlendirilen Bessie artık sahneden çekilmiş, Henry’nin gözü bu kez başka bir saraylıya, Mary Boleyn’e kaymıştı.
Güzellikleriyle ün salan Boleyn kardeşler 1522’de saraya geldi. Henry, hem Mary hem de kız kardeşi Anne’e ilgi duyuyordu. Babaları Sör Thomas Boleyn, Fransa Kralı I. François ile Henry’nin 1520’de düzenlediği ve iki hükümdarın birbirini ihtişamda geride bırakmaya çalıştığı ünlü “Field of the Cloth of Gold” görüşmesinin planlayıcılarından biriydi. Mary her ne kadar evli olsa da Henry’nin ilgisini ilk çeken oydu. İkilinin ilişkisinin detayları bilinmiyor. Gelgelelim, Henry sonraları Boleyn kardeşler ve anneleri ile olan ilişkisi sorulduğunda şöyle demişti: “Anneleriyle asla birlikte olmadım.” Bilindiği üzere Henry daha sonra Mary’nin kız kardeşi Anne Boleyn’e âşık olacak ve onunla evlenebilmek için Katolik Kilisesi’ne meydan okuyarak yedi yıl sürecek mücadeleyi başlatacaktı.

- Les Mignons (1574 - 1589)
III. Henry’nin tehlikeli münasebetleri
Fransa Kralı III. Henri, tahta çıktığında büyük umutlar vaat ediyordu ama saltanatı boyunca öfke ve skandalların gölgesi hiç eksik olmadı. 16. yüzyıldaki Din Savaşları sırasında hüküm süren kral, halkın tepkisini umursamadan saraydaki bir grup erkek gözdesini hediyelere ve ayrıcalıklara boğdu. Bunlara, Fransızcada “gözde” ya da “minik sevgili” anlamına gelen Les Mignons deniyordu. Kral zaman zaman Mignonlarla birlikte Paris’in sıradan mahallelerine inerdi fakat bu ziyaretler genellikle hoş karşılanmazdı. Paris halkı için Mignonlar, kralın aşırı gösterişli kişiliğinin bir simgesiydi.
Dönemin bazı tarihçisileri ve keskin kalemli şairleri, özellikle de öfkesini gizlemeyen Pierre de L’Estoile, sarayda homoseksüelliğin kol gezdiğini yazıyordu. Henri sık sık, “makyaj yapan, abartılı kıyafetler giyen, kadınsı tavırlı erkeklerle” cinsel birliktelik yaşarken tasvir edilirdi. Gerçi bu tarz o dönemde birçok varlıklı erkek arasında da yaygındı; yani Mignonlar belki de abartıldığı kadar sıra dışı değildi. Yine de kralın bu aşırıya kaçan tercihi, zaten huzursuz olan ülkede öfkeyi körüklemeye yetti.
Sonunda Henri, halktan uzak, aşırı süslü ve lükse düşkün yaşam tarzı nedeniyle hem Katolik hem de Protestan kesimlerin hedefi haline geldi. 1589’da bir keşiş tarafından bıçaklanarak öldürüldüğünde ardında savaşlarla parçalanmış, güvenini yitirmiş bir krallık bıraktı. Onun ölümüyle birlikte Valois Hanedanı’nın dönemi kapandı ve Fransa tahtı Bourbonlara geçti.

- Aşk tedavisi (1770 - 1772)
Danimarka kraliçesi gönlünü bir doktora kaptırırsa
Genç İngiliz prensesi Caroline Mathilde, 1766’da Danimarka Kralı VII. Christian’la evlendiğinde, bu evliliğin mutsuzlukla dolu olacağını bilemezdi. Kral dengesiz, zaman zaman şiddete başvuran biri olarak tanınıyordu; çocuk yaşta annesini kaybetmiş, sert ve acımasız bir eğitimden geçmişti. Evlilik kısa sürede soğuk, ruhsuz bir hal aldı ve genç kraliçe kendini yalnız hissetmeye başladı.
Ocak 1769’da Almanya’dan genç bir doktor, Johann Friedrich Struensee, kralın ruhsal sorunlarını tedavi etmek üzere saraya çağrıldı. Akıl hastalarını hastanelere kapatmaktansa çok daha farklı, yenilikçi tedavi yöntemleriyle tanınıyordu. Temiz hava, bol egzersiz ve kralın en büyük zaaflarından biri olan alkolün azaltılmasını reçete etmişti. Kısa sürede hem kralın hem de kraliçenin güvenini kazandı. Christian onu en yakın sırdaşı yaptı; Struensee’nin etkisi sarayın en kritik kararlarına kadar uzanır oldu. Hatta Danimarka’da işkencenin yasaklanması ve hırsızlık suçunda idam cezasının kaldırılması gibi reformların onun sayesinde hayata geçtiği söylenir. Struensee zamanla kraliçe ile yakınlaştı. Caroline yakışıklı doktorun zekâsına ve cazibesine kapılmıştı. İkili gizli bir ilişki yaşamaya başladı. Hatta 1771’de doğan prenses Louise Augusta’nın aslında Struensee’nin kızı olduğu söylenir. Lakin bu yasak aşk, kralın nüfuz sahibi annesini çileden çıkarmıştı. Struensee’nin kraliçeye hediye ettiği bir jartiyer, krala karşı suç işlendiği iddiasıyla açılan davada aleyhine delil olarak gösterildi.
1772’de Struensee’nin sonu korkunç oldu: Önce başı kesilerek idam edildi, ardından bedeni parçalara ayrıldı. Genç kraliçe Caroline Mathilde, olan bitenin şokuyla ilişkiyi resmen kabul etmek zorunda kaldı. Sürgüne gönderildi ve sadece birkaç yıl sonra, henüz 23 yaşındayken, uzaklarda, yalnızlığa terk edilmiş halde hayatını kaybetti.

- Talihsiz sevgililer (1632 - 1654)
Kraliçenin sıra dışı ilişkisi
Çocukluğundan itibaren bir erkek varis gibi yetiştirilen İsveç Kraliçesi Christina, hiçbir zaman tahtta oturup sadece güzel görünmekle yetinecek biri olmadı. Stockholm’ü eğitim, felsefe ve edebiyatın merkezi hâline getirmek için çalıştı. Şehri “Kuzey’in Atina’sı” yapmayı hedefliyordu. Lutheran inancını sorguluyor, kadınlara özgü dar ve süslü kıyafetler yerine erkeksi bir giyim tarzını benimsiyordu.
Henüz 15 yaşındayken halasının oğlu Charles ile gizlice nişanlandırıldı. Ancak Christina evliliğe sıcak bakmıyordu. Aradığı yakınlığı sarayda görev yapan genç nedime Ebba Sparre’de buldu.
İkisi de aynı yaştaydı ve tıpkı Christina gibi Ebba da genç yaşta birçok yakınını kaybetmişti. Kraliçe onu koruması altına aldı; ona “Belle” – Fransızca güzel kadın – diye hitap etmeye başladı ve zamanla ikili ayrılmaz hâle geldi. İsveç’in sert kış gecelerinde aynı yatağı paylaşmaları o dönem için çok sıra dışı kabul edilmese de esasen aralarındaki bağ çok daha derindi.
Christina sonunda Charles ile olan nişanını bozdu; onun yerine Belle’i hep yanında tutmayı tercih etti. Asla evlenmedi. Ancak Belle yetişkinliğe eriştiğinde, ona iyi bir gelecek sağlamak için saraydaki etkili bir aristokratın küçük kardeşiyle evliliğini bizzat ayarladı. 1654’te tahttan feragat ettikten sonra dahi Belle’e sevgi dolu mektuplar yazmaya devam etti. Belle, 1662 yılında henüz otuzlu yaşlarının başındayken hayatını kaybetti. Kraliçe Christina, onu ömrü boyunca unutmadı.

- Büyük Katerina ve Âşıklar Sarayı (1774 – 1791)
Aşkla entrikayı, güçle arzuyu harmanlayan çariçe
Düşmanlarının yürüttüğü karalama kampanyası sayesinde Büyük Katerina’nın cinsel hayatının şöhreti, kendisinden önce gelir oldu. Çariçenin yatak odasında hiç seçici olmadığı, aşırı şehvet düşkünü olduğu dedikoduları dilden dile yayıldı. Ancak tüm bu söylentiler bir yana, aslında yalnızca birkaç erkek onun kalbinde gerçekten yer bulabilmişti. Ne var ki kocası III. Petro hiçbir zaman bu erkeklerden biri olmadı.
Katerina, ilgisiz davranan ve sık sık küçümseyici tavırlar sergileyen kocası Petro’yla evliliğinin daha ilk yıllarında sevgilileriyle gönül eğlendirmeye başladı. Bu yüzden çocuklarının babasının gerçekte kim olduğu hep tartışıldı. İlk gözdesi, Rus subayı Grigory Orlov’du. Orlov, güç sahibi olmayı kafasına koymuş olan Katerina için yalnızca bir sevgili değil, aynı zamanda siyasi bir piyondu. Rivayete göre iki âşık, Çar III. Petro St. Petersburg’da tatildeyken 1762’de ona karşı düzenlenen darbeyi planlamıştı. Orlov darbenin baş aktörlerinden biriydi. Halk tarafından da sevilmeyen çar tutuklandı, tahttan indirildi ve kısa süre sonra şüpheli bir şekilde hayatını kaybetti. Taht artık Katerina’ya aitti.
Darbenin gerçekleştiği gün, Katerina gelecekteki bir başka büyük aşkıyla tanışmıştı: Grigory Potemkin. Genç general, nezaketi ve zekâsıyla çariçeyi etkilemişti ama yıllar sonra, 1774’te Katerina gücünün doruğundayken sevgili oldular. Potemkin çariçeyi yalnızca arzulamıyor, aynı zamanda onu çok iyi anlıyordu. Hırsını, zekice politikalarını ve Rusya topraklarını büyütme hedefini bizzat paylaşıyordu. Birlikte Avrupa güçleriyle ittifaklar kurdular, ustaca antlaşmalara imza attılar. 1783’te Kırım Hanlığı’nın Osmanlı İmparatorluğu’ndan alınmasının da Potemkin’in başarısı olduğu söylenir.
Bazı tarihçiler Potemkin’i sadece bir cinsel figür olarak anlatmaktan hoşlansa da Katerina için gerçekte “kendine denk yegâne adamdı”. İlişkileri derin ve tutkulu olsa da yalnızca iki yıl sürdü ama bağları hiç kopmadı. Katerina daha sonra başka sevgililer edindi — on üç kadar — fakat hiçbiri Potemkin’in yerini dolduramadı. Potemkin 1791’de öldüğünde çariçe günlerce odasından çıkmadı. Saray eşrafına göre, onun gerçekten yasa büründüğü tek ölüm bu olmuştu.

- Hızlı düşüş (1566 - 1625)
Kral James’in genç gözdesi nasıl gözden düştü?
İskoçya Kralı VI. James, daha sonra İngiltere kralı olduğunda I. James adıyla tahta geçti ve hem kuzeyde hem güneyde skandallar peşini bırakmadı. Henüz birkaç aylık bir bebekken İskoç tahtına çıkarılan James, çocukluğundan itibaren çevresinde “gözde” erkekler bulundurmasıyla tanınıyordu. Bunlardan ilki, Avrupa’yı dolaşmış ve pek çok şey görmüş geçirmiş olan akrabası Esmé Stewart idi.
Yıllar sonra, Mart 1607’de, artık olgun bir hükümdarken saray yakınlarında düzenlenen bir gösteri sırasında yakışıklı genç Robert Carr’ın attan düşerek ağır yaralanmasına tanık oldu. James onun saraya götürülmesini, özenle bakılarak iyileştirilmesini emretti. Kral, Carr’ın moralini yüksek tutmak için her gün yanına gidip ona Latince dersleri bile verdi. Carr sağlığına kavuşunca kralın gözdesi olarak hızla yükseldi. 1613’te Somerset Kontu yapıldı.
Ne var ki Carr’ın saraydaki kibirli tavırları kısa sürede pek çok düşman edinmesine yol açtı. Onu saf dışı bırakmak isteyenler, dikkatlerini saraya henüz yeni gelmiş birinin üzerine çevirdi: George Villiers. Babası sadece bir parlamento üyesiydi; yani doğuştan ayrıcalıklı bir soylu değildi. Parası veya güçlü kişisel bağlantıları da yoktu. Buna rağmen, yakışıklılığı ve zarif tavırları saraydaki entrikacılar için büyük bir fırsattı. Kral James’in hemcinslerine olan ilgisinden yararlanmak isteyen muhalifler, Villiers’ı kralla buluşturarak dikkatini çektiler.
Plan işe yaramıştı. 1614’te Villiers, Şövalye Nişanı’na layık görüldü; aynı yıl Carr sürgüne gönderildi. 1623’e gelindiğinde Villiers, Buckingham Dükü oldu. Yaşlanan kralın hafızası giderek zayıfladığında ise krallığı fiilen yönetmeye başladı. Ardından, veliaht Prens Charles’la yakınlık kurdu. Hatta bazı tarihçiler, Villiers’ın James’in ölümünü hızlandırarak tahta Charles’ın geçmesini sağladığını ileri sürüyor.

- Üzeri alenen örtülen skandal (1930'lar)
İsveç sarayında yaşanmış en sansürlü olay
1912 yılında, yardım faaliyetleriyle dikkat çeken sevimli bir izci olan Kurt Johansson, bu sayede İsveç Kralı V. Gustav’ın huzuruna kabul edildi. Ancak bu gurur verici an onun için pozitif anlamda bir dönüm noktası olmadı; aksine hayatı beklenmedik bir yöne savruldu.
Yetişkinliğe adım attığında Johansson, ardı ardına işlediği dolandırıcılık suçlarıyla tanınan bir sabıkalıya dönüştü. Defalarca hapis cezasına çarptırıldı ve geçmişinden kaçmak için adını Kurt Haijby olarak değiştirdi. 1930’ların başında Haijby, karısıyla birlikte bir restoran işletmek istedi fakat adli sicili nedeniyle içki ruhsatı alamadı. Bunun üzerine, eski tanışıklığına güvenerek 1933’te yeniden Kral V. Gustav’la bir görüşme talep etti ve dilekçesi alışılmadık bir şekilde kabul edildi. Haijby’ye göre, 75 yaşındaki kral görüşmede kendisine yakınlık göstermiş ve ikili arasında gizli bir ilişki yaşanmıştı. İddiaya göre saray, bu durumun açığa çıkmasını önlemek için Haijby’ye toplam 170.000 İsveç kronu ödedi. Hatta Amerika’da yeni bir hayat kurması için ona destek sağlandığı ancak orada tutunamayınca 1930’ların ortasında İsveç’e geri döndüğü ve bunun üzerine Nazi Almanyası’na gitmeye zorlandığı söylenir. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından, Haijby 1947’de yaşadıklarını bir kitapta kaleme almaya karar verdi. Stockholm polisi kitabın basılan 5.000 nüshasını tamamen satın alarak kamuoyuna ulaşmasını engelledi. Kral öldükten sonra ise Haijby, devlet tarafından uğradığını iddia ettiği haksızlıkların araştırılmasını talep etti. Bu girişimi ters tepti ve 1952’de şantaj suçlamasıyla yargılanarak yeniden ağır hapse mahkûm edildi. Hayatı tamamen altüst olmuştu. Cezasını tamamladıktan sonra, tükenmiş bir halde kendi canına kıydı. Haijby skandalı, İsveç tarihinde en ağır sansüre uğramış olaylardan biri olarak kabul edilir. Gerçekte neler yaşandığı bugün bile tartışma konusudur.

- Prenses Margaret'in zor seçimi (1952 – 1955)
Boşanmış bir savaş kahramanı Windsor Hanedanı’nın gözünden düşüyor
1953’te Westminster Abbey’de II. Elizabeth taç giydiğinde dünya yeni İngiltere kraliçesini ilgiyle izliyordu ama paparazziler başka birine odaklanmıştı: Kız kardeşi Prenses Margaret’a. Genç prenses, tören sırasında hava kuvvetleri subayı Peter Townsend’ın ceketinin üzerindeki tüyü samimi bir tavırla alırken görüntülenmişti. Bu küçük jest, bir süredir kulislerde dolaşan aşk söylentilerini iyice alevlendirdi.
Townsend, Margaret’tan 16 yaş büyüktü; dünya görmüş, zeki ve karizmatik bir adamdı. Ancak büyük bir sorun vardı: Henüz kısa süre önce eşinden boşanmıştı ve boşanma hâlâ İngiliz toplumunda hoş karşılanmıyordu. Margaret’ın durumu daha da karmaşıktı, zira ablası kraliçe olmasının yanı sıra aynı zamanda İngiltere Kilisesi’nin de başıydı. Kraliçenin, kız kardeşinin boşanmış biriyle evlenmesine izin vermesi, dinî sorumluluklarıyla doğrudan çelişecekti.
Margaret’ın evlenebilmesi için yasal olarak ablasının izni gerekiyordu, fakat bu iznin çıkması imkânsızdı. Elbette Parlamento’ya başvurabilirdi ama bu da kraliyet ailesi için çok daha büyük bir skandal anlamına gelecekti. Ayrıca, dönemin başbakanı Winston Churchill liderliğindeki muhafazakâr hükümet böyle bir evliliği onaylamayacağını açıkça belli etmişti. Genç prenses iki seçenek arasında kaldı: Âşık olduğu adamla evlenip kraliyet unvanı ve gelirinden vazgeçmek ya da tahtın itibarını korumak uğruna aşkından vazgeçmek.
Sonunda 1955’te kalbini değil Kraliyet sorumluluklarını seçti ve şu tarihî açıklamayı yaptı: “Hristiyanlıkta evliliğin bölünmez olduğuna dair Kilise’nin öğretisini ve ülkeme karşı görevlerimi göz önünde bulundurarak, diğer tüm duyguların önüne bu ilkeleri koymaya karar verdim.” Margaret daha sonra Lord Snowdon ile evlendi fakat o evlilik de boşanmayla sonuçlandı. Kamuoyunun hafızasında, “aşkı için savaşmayı göze alamayan prenses” olarak yer edecekti.
© Alamy, © Getty Images












