Haber kapak görseli
Genel
6 dk okunma süresi
Mindfulness

Hoş geldin alem: İnsanın kendine yolculuğunu anlatan zamansız bir hikâye

Size bir hikaye anlatmak istiyorum. Belki yaşanmış, belki yaşanmamış, belki de 50 bin yıldır kendini tekrar eden bir hikaye...

ERDEM ÇALIŞKAN

Çok eski zamanlarda, devasa büyüklükte bir ağacın üzerinde isimleri Adem ile Alem olan iki kuş yaşıyormuş. Bu ağaç o kadar ulu, o kadar büyükmüş ki dünyadaki en büyük dağ bile onun yanında küçük kalıyormuş. Adem isimli kuş en alttaki dalda konaklıyormuş, Alem isimli kuş ise en tepedeki dalda. Adem; eğlenceyi, yemeyi, içmeyi, diğer kuşlarla vakit geçirmeyi çok seviyormuş. Hayatı çok eğlenceli geçiyormuş Adem’in. Tabii ki arada en üst dala bakıyormuş, ağacın üst tarafında yaşayan Alem’i gözetliyormuş. Ağacın en üst katında tüneyen Alem’in yüzünde her zaman “musmutlu”, sakin, huşu dolu bir ifade varmış. Alem; çok yemek yemez, gülmez, eğlenmez ve tüm günü etrafı huşu içinde seyrederek geçirirmiş. Adem, ağacın üst katında tünemiş Alem’i gözetlediği zamanlarda, “Şuna bak, ne kadar da zavallı, çeşit çeşit ekinlerden yemiyor, eğlenmiyor, diğer kuşlarla kıkırdamıyor, sadece bakıyor!” deyip, sonra içinden “Bu aptal tüm gün sıkılmıyor mu etrafı izlerken? Bir de ne kadar sakin görünüyor şuna bak!” diye hayıflanıyormuş. Günler geçiyor, Alem sakinliğinden ve etrafı seyretmekten vazgeçmiyor; Adem ise her gün farklı tarlalara girip, çeşit çeşit tahıllarla kendine ziyafet çekiyor, tüm gün arkadaşlarıyla kıkırdıyor, çeşit çeşit meyveleri yuvasına yığıp, sularını kana kana içiyormuş. Bir gün Adem, “Hayat bundan daha güzel olamaz, yaşıyorum bu hayatı!” demiş kendi kendine. Gözlerini en yukarıdaki dalda tünemiş olan Alem’e dikerek, “Hey sen aptal! Biraz gez, ye, iç de hayatını yaşa! Ne buluyorsun o aptal manzarada!” demiş. Buna karşılık Alem, Adem’e dönerek sadece içten bir şekilde gülümsemiş. Bu Adem’i daha da çok sinirlendirmiş. “Bu aptalla uğraşmayacağım, dua etsin yüksekte, o yüksekliğe kadar uçabilsem, haddini bildireceğim onun” demiş kendi kendine. Yine de kendisinin o kadar yükseğe uçamamasına aldırış etmiyormuş. Günler böylece geçmiş, öyle bir zaman gelmiş ki Adem artık tahıllardan zevk almamaya başlamış çünkü hepsini defalarca yemiş, gezilecek ve görülecek her yeri de görmüş; artık gittiği yerler ona heyecan vermiyormuş. Adem’in denemediği meyve suyu kalmamıştı, her zaman kana kana içtiği meyve suları artık onun için bir şey ifade etmiyordu. Arkadaşları da moralini düzeltemiyordu artık, ne yapmayı düşünse ona sıkıcı geliyordu. Adeta sıkıntıdan patlıyordu, yapabileceği hiçbir şey kalmamıştı, hiçbir şey onu tatmin etmiyordu. Yine zevksiz, tatminden yoksun, sıkıntı dolu günler birbirini kovalarken, Alem geldi aklına. Nasıl böyle sıkılmadan manzarayı izleyebiliyordu? Zevk de alıyor gibi görünüyordu. Belki bu kuş bir şeyler biliyordu, evet evet olabilirdi! Uzunca bir düşünce periyodundan sonra Alem’in neden sıkılmadığını öğrenmek için onun yanına uçup, sormaya karar verdi. Ama Adem hiçbir zaman o kadar yükseğe uçmamıştı ki!

Adem düşündü. İlk olarak yukarı doğru uçarken kuvvetli rüzgara dayanmak için kanatlarını disiplinli olarak çırpması gerekiyordu, midesi çok dolu olmamalıydı çünkü bu onu aşağıya çekerdi. Kendine inancı olmalıydı, yarı yolda korkarsa hata yapıp ağacın dallarına çarpıp zarar görebilirdi. “Ağacın” gidiş yollarını öğrenmeliydi çünkü bu çok “büyük” bir ağaçtı. Adem kafasında hesaplar yaparken, günler günleri kovalıyordu. Alem’in huşu içinde manzarayı izleyip gülümsemesini gördükçe, kendisi sıkıntıdan patlıyor ama yukarıya uçmak için gereken her şeyi de tatbik ediyordu. Az yiyordu, az konuşuyordu, “ağacın ilmini” yani yukarı çıkış yollarını aklına kazıyordu ve en önemlisi de yukarı doğru uçabileceğine inanıyordu. Bir süre daha böyle ezgersizlerle, denemelerle geçti ve sonunda o büyük gün gelmişti. Uzun zamandır eğlenceye dalmamış, az bir tahılla doymuş ve çok az konuşmuştu, ağacın ilmini ve yollarını ise çok iyi öğrenmişti. Adem tüm bu pratiklerin ardından aslında “çok sıkılmadığını” fark etti hatta içindeki büyük sıkıntı ortadan kalkmıştı ama yine de bu kadar çalışmadan sonra Alem’in yanına uçma hedefini gerçekleştirmek istiyordu. Bütün cesaretini topladı. Çırptı kanatlarını göğe doğru! Başlarda korkusundan dolayı gözlerini sımsıkı kapıyordu ama kanatları disiplin kazanmış, hırçın rüzgara karşı çok iyi direniyordu, ağacın her bilgisini öğrenmişti ve nerelerden geçmesi gerektiğini iyi biliyordu. Kanatlarını çırptıkça özgüveni yerine geldi, karnı ise boş olduğu için onu aşağıya çekmiyordu, çırptıkça çırptı kanatlarını yukarı doğru. Bir süre sonra ulaşmıştı. Adem ne kadar uçtuğunu bilmiyordu ama Alem’in bulunduğu ağacın tepesindeki dala ulaşması tam olarak 50 bin yıl (Mearic 4) almıştı. Başardığından ötürü içinde derin bir mutluluk vardı, işte bir süre önce hayatın anlamını kaybetmişken şimdi derin bir mutluluk yaşıyordu ama bu mutluluk daha önce hiç tatmadığı kadar tatmin edici ve bir o kadar sükunet taşıyordu. “Evet,” dedi içinden, “...şimdi ona her ne şartta olursa olsun mutlu olmasının sırrını sorabileceğim!” Dala kondu ve etrafına bakındı. Alem orada değildi. Bir yanlışlık olmalı diye düşündü, sonra dalı ve etrafını tekrar araştırdı, evet bu o kuşun sürekli konakladığı en üst daldı ama nereye gitmişti? Adem, Alem’in yıllardır bir kere bile o daldan ayrılmadığına şahit olmuştu; gece-gündüz, yaz-kış her zaman orada oturup manzarayı izler ve huşuyla gülümserdi. Peki şimdi nereye kaybolmuştu? İçinden düşünceli bir şekilde, “Herhalde bir yere kadar gitti, bu da bana denk geldi” diye geçirdi. Sorun değildi, zaten mükemmel hissediyordu, ağacın en üst katına kadar kendi çabasıyla uçmayı başarmıştı, bundan güzel ne olabilirdi! “Onu dönene kadar bekleyeceğim” dedi kendi kendine ve dala tünedi. Onu beklerken bir şeyin farkına vardı; manzara çok güzeldi, büyük dağlara, yemyeşil ovalara, engin denizlere “yukarıdan” bakıyordu artık. Yüzünde bir gülümseme ve huşuyla manzarayı izlemeye başladı. İnanılmaz bir hazdı bu, içini derin bir sakinlik kaplamıştı manzaraya bakarken. Saatlerdir bir şey yememiş olmasına rağmen açlık hissetmiyordu, çevresinde insan da yoktu ama bu eksikliği hissetmiyordu bile. Her yer sessizdi ama bu ruhuna derin bir huşu veriyordu, sanki bu ağaçla “bir olmuş” gibiydi.

Beklerken saatler geçti ve Alem geri dönmemişti hala ama kararlıydı, bekleyecekti onu. Bir süre sonra etrafından uçan bir akdoğan dikkatini dağıttı. Bu akdoğan her zaman bu yönde uçan akdoğandı, tanıyordu onu, hemen ona Alem’i sormaya karar verdi. Her zaman oradan uçtuğu için görmüş olabilirdi Alem’i. Akdoğan’a “Selam! Burada, bu dalda her zaman tünemiş olan kuş burada yok, onu gördün mü? Adı Alem’dir. Hiç buradan ayrılmazdı” dedi. Akdoğan sakin bir ifadeyle, “Bu ağaçta yıllardır sadece sen yaşıyorsun, burada yaşayan başka bir kuş bilmiyorum” diye cevap verdi. Adem şok olmuş halde sordu: “Böyle bir şey mümkün değil! Ben her zaman en alt dalda, o ise en üst daldaydı; hatırlamıyor musun?” Akdoğan, “Maalesef, çok uzun zamandır bu ağaçta yaşayan senden başka birini tanımıyorum” dedi. Bu kendinden emin cevapla sarsılan Adem, şimdi bu ulu ağacın tepesindeki dalda otururken Akdoğan’ın söyledikleriyle şok olmuştu. Akdoğan’a dönerek “Ama görüyordum” dedi: “Onun her şeyden sıyrılmış tavrını benimsemesem de görüyordum! Her gün bu ağacın tepesinde oturuyordu ve sevmesem de bana gülümsüyordu!” “O Alem, ben ise Adem’im, hatırlamaya çalış lütfen” dedi çaresizlikle. Akdoğan, gayet kendinden emin bir şekilde bunun böyle olmadığını söyleyip, yoluna devam ederken, Adem, Akdoğan’ın arkasından “Hayır, böyle olamaz! O buradaydı ve ben hayatımın her saniyesinde onu gördüm!” diye bağırdı. Bunun üzerine yoluna devam etmekte olan Akdoğan durakladı ve sağ yanına dönerek kafasını şimdi ağacın en tepesinde tünemiş olan Adem’e çevirdi ve huşu içinde bir gülümsemeyle, “Hala anlamadın mı? Alem, sensin! Hoş geldin” dedi. Bu gerçeği duyan Adem yani aslında Alem’in kulaklarında şu ayetler yankılandı ve Alem (Adem) vecde geldi. İsra 13, “Biz her insanın kuşunu boynuna bağladık. Kıyamet günü kendisine, önünde açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkaracağız” ve Neml 16, “Süleyman, Dâvûd’a mirasçı oldu. Şöyle dedi: ‘Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her güzel şeyden bir nasip verildi. Şüphesiz bu, apaçık bir lütuftur.”

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo