
“İngiliz tarihindeki en büyük felaket”: Singapur'un düşüşü
Yazan: Tom Garner
11 Şubat 1942 günü, Amerikalı gazeteci Yates McDaniel, öncesinde imparatorluğun Uzak Doğu’daki kalesi olan bu görkemli kentten göndereceği son yazısını hazırlıyordu: “ Şu anda Singapur’un üzerindeki gökyüzü bir düzine büyük yangının ortaya çıkardığı duman nedeniyle kapkara. Bir zamanlar güzel, müreffeh ve huzurlu olan bu şehirden bu sabah son mesajımı yazıyorum. Top atışlarının gürültüsüne ilaveten patlayan bombalar daktilomu ve terden ıslanmış ellerimi titretiyor. Bütün bunlar dokuz hafta önce 645 kilometre uzakta başlayan savaşın, bugün imparatorluğun bu sarsılan kalesinin eteklerine ulaştığını gösteriyor.” Gazeteci McDaniel, Singapur’u kasıp kavuran bu katliamdan kurtulmuştu. Ancak birçokları için Britanya İmparatorluğu’nun bu hayati bölgesine yapılan yıkıcı saldırı, ölüm ya da yıllarca sürecek esaret ve travma anlamı taşıyacaktı.
Japonya için bir zafer olan Singapur’un düşüşü, kesinlikle İngiltere’nin II. Dünya Savaşı’ndaki en büyük yenilgisi olarak kabul edilebilirdi. Sayıca az olan Japon kuvvetleri karşısında toplu halde teslim olunması, 80.000’den fazla Müttefik askerinin esir düşmesiyle sonuçlandı. Şaşkına dönen Winston Churchill, bu utancı “...İngiliz tarihindeki en büyük felaket ve en büyük teslimiyet” olarak nitelendirdi. Bu önemli olaylara giden yolun kilometre taşları Japonların müthiş savaş yeteneği ve taktiklerinin, kemikleşmiş İngiliz kayıtsızlığı ve beceriksizliğiyle bir araya gelmesiyle döşenmişti. Sonuç, Avrupa emperyalizmine indirilmiş bir darbe ve Japonların Nazi müttefiklerinin namert davranışlarıyla ortaya koydukları insanlık dışı katliamlarla aynı seviyede bir vahşet olacaktı.
‘Doğu’nun Cebelitarık’ı Malay Yarımadası’nın güney ucunda yer alan Singapur Adası, 1867’den beri İngiliz Kraliyet kolonisiydi. Ada, Britanya İmparatorluğu’nun hayati bir parçası olarak kabul ediliyor ve orada bulunan ana askerî üssün zaptedilemez olduğu düşünülüyordu. “Doğu’nun Cebelitarık Boğazı” ya da “Pasifik’in Anahtarı” olarak bilinen bu bölgede İngilizler oldukça pahalı bir deniz üssü inşa etmek için 20 yıl harcamışlardı. Söz konusu üs 1938’de tamamlandığında 60 milyon sterline mal olmuştu ki bu tutar günümüzdeki 2 milyar sterline denk geliyordu. Üs, 38 santimetre çapındaki toplarla korunuyordu. Ancak Singapur’un “ada şeklinde bir kale” olduğu fikri yanlıştı, zira yalnızca güneyi kuvvetli bir şekilde savunuluyordu ve kale algısı herkesin inandığı bir yanılsamadan ibaretti. Japonlar da başta böyle düşünüyorlardı ancak kısa süre sonra uygulayacakları yıkıcı girişim bunun yanlışlığını ortaya koyacaktı.
Japonya, Çin’de yürüttüğü askerî operasyonları nedeniyle Batılı güçlerin ağır ticaret ambargosuna maruz kalmış ve mecburen alternatif kaynaklara yönelmişti. Özellikle de petrole ihtiyacı vardı ve bunu sağlayabilecek en kolay ulaşılabilir kaynak, o zamanlar Hollanda Doğu Hint Adaları’nın bir parçası olan Borneo’daydı. Ancak, petrol sahaları sadece fetih yoluyla elde edilebiliyordu; bu çerçevede Singapur, Japonların Malaya ve Filipinler’i de ele geçirme planlarını doğrudan engelliyordu. Japon askerî planlamacıları hem İngilizlerin hem de Amerikalıların Pasifik’te güçlü deniz kuvvetlerine sahip olduklarını biliyorlardı. Bu nedenle Filipinler ve Pearl Harbor’daki Amerikan kuvvetlerinin yanı sıra Hong Kong ve Singapur’daki İngiliz üslerine karşı da ortak bir taarruz planı hazırladılar.
Japonlar, 7 Aralık 1941’de Pearl Harbor’a ve hemen ardından Hong Kong ve Singapur’a saldırdılar. 9 Aralık’ta, Japonların Singapur’daki Kraliyet Hava Kuvvetleri (RAF) üslerine gerçekleştirdikleri taarruz sonucunda RAF’ın ön cephede bulunan uçaklarının neredeyse tamamı kaybedildi. Bu durum, büyük bir taarruz başlamadan önce adadaki ordu birliklerine sağlanacak hava desteğini fiilen yok etti. Ancak ertesi gün daha da kötüsü yaşanacaktı.

Stratejik açıdan önemli bir üs olan Singapur, o dönemin yeni savaş gemisi olan HMS Prince of Wales ve kruvazör HMS Repulse’un ön planda olduğu güçlü bir donanma varlığına sahipti. İki gemi, Japonların çıkarma operasyonu gerçekleştirmekte oldukları Malezya kıyılarına gitmek üzere kuzeye hareket ederek Singapur’dan ayrıldı. Ancak her iki gemi de 10 Aralık’ta Japon torpido bombardıman uçakları tarafından batırıldı. Bu gemilerin kaybedilmesi Churchill’i şaşkına çevirdi ve tepkisini şu sözlerle dile getirdi: “Bütün savaş boyunca bundan daha etkili bir şok yaşamadım. Hint Okyanusu’nda veya Pasifik Okyanusu’nda, Pearl Harbor’dan sağlam kurtularak hızla Kaliforniya’ya dönen Amerikan gemileri dışında İngiltere veya ABD’ye ait ana muharebe gemisi yoktu. Bu uçsuz bucaksız sularda Japonya üstündü ve biz zayıf durumdaydık.”
Churchill endişelenmekte haklıydı. Hong Kong 25 Aralık’ta düşmüş ve 10.000 esir verilmişti. Singapur ve Malaya’yı koruyan tek güç, Korgeneral Arthur Percival’ın komuta ettiği 85.000-90.000 kişilik orduydu. İngiliz, Hint, Malaya, Avustralya ve Yeni Zelanda birliklerinden teşkil edilmiş bu ordunun asker sayısının büyük olması Churchill tarafından bir teselli olarak kabul edilebilirdi. Ancak bu askerlerin çoğu daha önce hiç çatışmaya girmemişti ve bu gerçek, muharebe sahasında büyük tecrübe kazanmış Japonlar ile mukayese edildiğinde tam bir tezat oluşturuyordu.
Malaya’da Yıldırım Harbi İngilizler, Singapur’un Japonlar için açık bir hedef olduğunu biliyorlardı ancak üst komuta kademesi buraya yapılacak herhangi bir saldırının püskürtüleceğinden emindi. İngiliz askerlerine ayrıca, Japon askerlerinin muharebe sahasında kötü oldukları, Çin birliklerine karşı kazandıkları başarının ise Çin askerlerinin daha da kötü olmasından kaynaklandığı söylenmişti. Ancak, Hong Kong’un düşmesi ve Japonya’nın Malaya’yı istila etmesinin ardından bunun doğru olmadığı ortaya çıktı.
Korgeneral Tomoyuki Yamashita’nın komuta ettiği Japon Ordusu yarımadayı kasıp kavurdu ve konvansiyonel savaşa dair düşünceler kısa sürede yerle bir oldu. Japonlar, İngilizlerin yeniden toparlanma fırsatı bulamaması için hız, baskın ve vahşet faktörlerini bir arada kullandı. 11-13 Aralık tarihleri arasında gerçekleşen Jitra Muharebesi’nde İngilizler geri çekilmek zorunda kaldı. Aralarında 100 top, makineli tüfekler, 300 kamyon ve zırhlı aracın da bulunduğu yüklü miktarda malzeme bırakılmıştı. Japonlar daha sonra hızla ilerlemeye devam ettiler ve askerlerin çoğu ulaşım aracı olarak bisiklet kullandı. Bu hızlı ilerleme esnasında Müttefikler Japon vahşetine maruz kaldılar. İlerleme hızını düşüreceği için Japon askerlerine düşmanı esir almamaları emredilmişti ve resmi bir kitapçıkta şöyle yazıyordu: “Karaya çıktıktan sonra bir düşmanla karşılaştığınızda, kendinizi babasının katiliyle yüz yüze gelen bir intikamcı olarak düşünün. Karşınızdaki düşman askeri, ölümü sizin yüreğinizi ferahlatacak olan kişidir.”
Bu talimat üzerine, yakalanan Müttefik askerleri öldürüldü. Öldürülen Müttefik askerlerinin arasında vurulduktan sonra üzerlerine benzin dökülerek yakılan Avustralyalılar da vardı. Müttefiklere yardım eden birçok yerel sivil de öldürülmeden önce işkence gördü. Bu vahşet, Müttefikler için şok etkisi yaratacak derecede sıra dışıydı. Japonların bu tür davranışları İngilizleri şaşırtmıştı. Malay Yarımadası’nın sık ormanları ve bataklıkları geçilmesi çok zor araziler olduğu için Japonların Singapur’a denizden saldıracakları neredeyse kesin olarak farz ve kabul edilmişti. Oluşan bu rehavet, Japonların 11 Ocak 1942’de Malaya’nın başkenti Kuala Lumpur’u ele geçirmeleriyle sona erdi. İşgal kuvvetleri Malaya’ya çıktığından beri, İngilizlerin Singapur savunması beklenmedik şekilde arkadan saldırıya uğramış ve Müttefik ordusu Singapur’u Malaya’dan ayıran Johor Boğazı’nı geçerek geri çekilmişti. Bu ada artık iki imparatorluk arasındaki son hesaplaşmaya ev sahipliği yapacaktı.

Kaos Ortamı
Bu çalkantılı ortama gemiyle intikal etmekte olan genç bir İngiliz askerinin adı Bob Hucklesby’di. 1921 doğumlu olan Hucklesby, Kraliyet İstihkâm Kolordusu’nda görevliydi ve savaşın başından beri orduda görev yapmıştı. Kendi ifadesiyle orduyla ilişkisi şöyle başlamıştı: “Mayıs 1939’da askere alındım ve orduya katıldım. Celbi alınca üniformamı giydim ve ufak bir çantayla yola çıktım. Ne olacağını bilmiyordum. İngiltere 3 Eylül’de savaş ilan etti. O gün Norwich’in yakınlarında yürüyüş eğitimi yapıyorduk. Bir kadın evinden koşarak çıktı ve bize ‘Şimdi gerçekten savaşa gidiyorsunuz!’ diye haykırdı.”
Hucklesby, istihkâm eri olarak bir kompresör kamyonunda çalışmış ve aynı zamanda patlayıcı eğitimi de almıştı. Savaşın ilk iki yılında Britanya savunması için görevlendirilen Anavatan Kuvvetleri’nde hizmet etti. 1941’in sonlarına doğru Orta Doğu’da görev yapmak üzere yurtdışına gitmeye hazırlanırken içinde bulunduğu nakliye gemisinin rotası değiştirildi. Yine kendi ifadesiyle olaylar şöyle gelişmişti: “Basra’ya gitmek için her şeyimiz hazırdı ve üzerimizde haki renkli tatbikat giysileri, çelik başlıklar vb. vardı ki bunlar sık ormanda giyilebilecek şeyler değildi. Pearl Harbor bombalandığında, Cape Town’dan birkaç gün uzaktaydık. Bir süre sonra Tümenin Bombay’a gönderilmesine karar verildiğini öğrendik.” Hucklesby, Hindistan’da bulunduğu dönemde sıcak iklime uyum sağlamak zorundaydı: “Bombay’a gitmemizin sebebi, neredeyse üç aydır denizde olduğumuz için kendimizi bölge iklimine alıştırmaktı. Hindistan’da iki hafta iklime alışma süreci geçirdik, o sırada sahra bölüğüm Deolali’deydi (Doolally). Orası çok sıcak bir yerdi ve ‘Gone Doolalli’ ifadesinin nereden kaynaklandığını artık anlayabiliyorum. Sonra oradan ayrıldık ve 29 Ocak 1942’de Singapur’a vardık.”
Adaya varmadan önce Hucklesby, Japon hasımları hakkında çok az şey biliyordu: “Onlar hakkında bilgimiz çok azdı. Bana göre İngilizlerin Çin’de olup bitenleri dikkate almış olmaları gerekiyordu. Sonrasında bu konuda çok şey duyduk çünkü Yangtze Nehri’nde savaş gemilerinde görev yapmış olan donanma mensuplarıyla tanıştım. Bana her sabah nehirde yüzen cesetler gördüklerini söylediler. Bu yüzden bölgede olup bitenleri bilmeliydik.” Gemisi 29 Ocak 1942’de Singapur’a yanaştığında Hucklesby şok yaşadı: “Rıhtıma vardığımızda sivillerin şehirden kaçmak için sıraya girdiklerini görünce durumun ciddiyetini anladık.” Hucklesby’nin gelişinden iki gün sonra, Korgeneral Percival’in komuta ettiği İngiliz ve İngiliz Milletler Topluluğu ülkelerinden gelen birliklerinden oluşan kuvvetin tümü, Johore Boğazı’nı aşan 335 metrelik geçit üzerinden Singapur Adası’na çekilmişti. Bu ricatın ardından geçit Japonların ilerleyişini engellemek için havaya uçurulmuştu.
Korgeneral Yamashita’nın yaklaşan 30.000 kişilik ordusunun karşısında yaklaşık100.000 Müttefik askeri Singapur’da konuşlanmıştı. 23.000 Japon askeri, 8-9 Şubat tarihleri arasında büyük bir direnişle karşılaşmadan çıkarma tekneleriyle Johore Boğazı’nı geçti. Avustralyalılar Japon askerleriyle ilk çatışmaya girenler arasındaydı ve Avustralyalı birliklerin muharebede gösterdikleri performans birçok durumda farklılık gösterdi. Bazı askerler tüfeklerini bırakıp kaçarken, bazıları ise Johore Bahru yakınlarındaki bir üste çatışmaya girerek Japonları bir süre durdurdu. Avustralyalı birlikler Kranji’deki depolama sahasında bulunan akaryakıt tanklarını ateşe vererek birçok Japon askerini yaktı. Buna misilleme olarak, Japon İmparatorluk Muhafızları intikam maksadıyla 200 yaralı esirin kafasını kesti. 9 Şubat sabahı saat 4.30’da, İngiliz Yüksek Komutanlığı tarafından yanlışlıkla geri çekilme emri verildi. Bu, Müttefik savunmasının ana hattını çökerttiği için pahalıya mal olan çok büyük bir hata idi.
Süratle kötüleşen bu durum, bölgenin yeni koşullarına hızla uyum sağlamak zorunda kalan Hucklesby için kafa karıştırıcıydı: “Alıştığımızdan tamamen farklı bir ortamdı. O sırada kauçuk plantasyonundaki çadırlı ordugâhımızda nöbet tuttuğumu hatırlıyorum. Sıra halinde dikilmiş ağaçlar arasında hangi yöne bakarsak bakalım bir Japon askeri görüyorduk, çünkü onların adada olduklarını biliyorduk.”
Hucklesby kıyıda görevliydi ve istihkâmcı olarak becerilerini kullandı: “Kompresörümü kullanarak betonarme bir iskelede birbirinden epeyce uzakta iki kanal açtım. Her kanala birer patlayıcı yerleştirip havaya uçurdum. İki kanal arasındaki mesafe bir taraftan diğerine atlayabileceğiniz kadardı. Bu iş, Japonları o beton iskeleyi karaya çıkmak için kullanmaktan caydırmak amacıyla yapılmıştı.” Çalışmalar tamamlandıktan sonra Hucklesby muharebeye hazırlandı: “Kısa bir süre sonra, Kraliyet istihkâmcıları için özel bir görev kalmamıştı. Bu nedenle hepimiz piyade olduk. Takımım bir oyun alanının karşısında muson yağmurlarından korunmak için inşa edilmiş kanal boyunca mevzilenmişti çünkü Japonların ilk hattı geçtikleri ve bu alana girdikleri taktirde avantaj kazanacakları düşünülüyordu. Ayrıca bu bölgede bir inek sürüsü de vardı ve bu durum işimizi çok zorlaştırıyordu.”
Hucklesby’nin takımı kara birlikleriyle çatışmaya girmemiş olsa da Japon bombardıman uçaklarının doğrudan saldırısına maruz kaldı: “Yaklaşık üç gün boyunca hava saldırısı altındaydık. O sırada Japon uçaklarının düzenli olarak üzerimizde uçtuklarını görüyorduk çünkü onları durduracak hiçbir şey yoktu. Singapur’da Müttefik hava kuvvetleri bulunmuyordu çünkü hava unsurları Java’ya gönderilmişti. Bu yüzden Japonlar bomba atıp istediklerini yapabiliyorlardı. Beyaz cübbeli bir Tamil veya Hintlinin daireler çizerek ortada dolaştığını ve ardından bir bombanın onun yakınlarına düştüğünü gördüğümü hatırlıyorum. Bu bombalar insanları havaya uçuruyordu ama neyse ki bizi ıskaladılar.” Bombardımanlara rağmen Hucklesby, bulunduğu mevzide kendini güvende hissediyordu: “Bu oldukça derin muson kanalında makul ölçüde güvende olduğumuzu düşünüyorduk. Bu, bir bakıma rahatlatıcı bir histi.”

Büyüyen Felaket
Hucklesby’nin yaşadıkları, ada genelinde binlerce farklı noktada tekrarlanıyordu. Etkili bir hava savunması olmadığı gibi, İngilizler yıllardır süren rehavetin ve kötü askerî planlamanın bedelini ödüyordu. Japon saldırısından kısa bir süre önce, Uzak Doğu’daki tüm İngiliz kuvvetlerin başına getirilen yeni Başkomutan Mareşal Archibald Wavell, Singapur’u denetleyerek adanın kuzey kıyısında hiçbir savunma hazırlığı olmadığını tespit etmişti. Wavell bunun üzerine, Churchill’e acil bir rapor gönderdi. Başbakan daha sonra bu konudaki şaşkınlığını şöyle dile getirecekti: “Wavell’in telgrafı karşısında şaşkına döndüğümü itiraf etmeliyim. Benim mantığıma göre Singapur’da karadan gelebilecek tehditlere karşı bir savunma hazırlığının olmaması ihtimali, karina bölümü kapatılmamış bir savaş gemisinin suya indirilmesi ihtimalinden daha azdı.” Daha sonra Singapur’daki donanma toplarının teknik olarak kuzeye çevrilemeyeceğine dair bir söylenti yayılsa da Hucklesby’nin aktardıkları bu efsaneyi çürütüyor: “O büyük topların sadece zırh delici mermileri vardı, parça tesirli mermileri yoktu. Namlularını karaya doğru çevirebiliyorlardı ama mermiler bu amaca uygun olmadığı için bir işe yaramıyorlardı. Birinin bunu fark etmesi gerektiğini düşündüğümde kendimi nasıl hissettiğimi tahmin edebilirsiniz. Bunu yıllar sonra öğrendim ve sinirlendim çünkü bana öyle geliyordu ki tavsiyede bulunmak için oraya gelmiş olanlar durumu gerçekten araştırmamışlardı.”
Başlangıçta Singapur’un en az üç ay dayanabileceği öngörülmüştü. Bu süre, takviye kuvvetlerin adaya ulaşması ve Korgeneral Yamashita’nın üstesinden gelemeyeceği kadar iyi savunma yapılması için yeterliydi. Ancak, sürekli olarak gerçekleştirilen Japon hava bombardımanlarıyla sinirler gerilmeye başlamıştı. Özellikle Singapur şehri, sahadaki askerlerden daha fazla sivil kayıp veriyordu ve Japon saldırısı Percival’ın sinirlerini yıpratıyordu.
Gerçekte, Korgeneral Yamashita’nın taarruzu tökezlemek üzereydi. Japonlar sayıca İngiliz kuvvetlerinin üçte biri kadar oldukları gibi, sürekli olarak yakıt ve mühimmat sıkıntısı çekiyorlardı. Üst düzey subaylar, İngilizlere karşı yapılacak büyük bir taarruzun nihayetinde başarısız olacağını savunuyorlardı. Buna rağmen Korgeneral Yamashita bu düşünceyi görmezden gelerek büyük bir kumar oynamaya karar verdi. Sanki sonsuz sayıda mermisi varmış gibi, topçularına İngilizleri aralıksız bombalamalarını emretti.
Percival bu tuzağa düştü. I. Dünya Savaşı’na katılmış deneyimli bir asker olarak, sürekli açılan topçu ateşlerinin 1. Dünya Savaşı’nın Batı Cephesi’ndeki topçu taarruzlarına benzediğini düşünüyordu. Korgeneral Yamashita gibi, İngiliz topçu birliklerinin de mühimmatı kısıtlıydı ve bu nedenle topların günlük atış sayısı 20 mermi olacak şekilde sınırlandırılmıştı. Durumu daha da kötüleştiren bir diğer husus ise Korgeneral Percival’ın birliklerini adanın her tarafına konuşlandırmış olmasıydı. Bu da İngiliz birliklerinin cephenin hiçbir yerinde düşman karşısında güç üstünlüğü oluşturamamasına neden oldu.
İngiliz birliklerinin ada sathında seyrek olarak dağılmış olmaları feci sonuçlara yol açacaktı. Choa Chu Kang ve Bukit Timah yollarındaki şiddetli çatışmaların yanı sıra Pasir Panjang’daki göğüs göğüse muharebeler de dahil olmak üzere adada çok sayıda muharebe yapıldı. Ancak her seferinde Müttefik birlikleri bozguna uğradı ve geri püskürtüldü.
Bu başarılara rağmen, Japon üst düzey komutanlar Korgeneral Yamashita’yı hareket tarzlarını yeniden gözden geçirmesi için ısrarla sıkıştırıyorlardı. Üst düzey komutanlar, daha fazla asker ve mühimmat alarak yeni bir saldırıya hazırlanması için Yamashita’ya sürekli olarak kuvvetlerini Malaya’ya çekmesini tavsiye ediyorlardı. Ancak Yamashita, silahlarını tam kapasite kullanmaya devam ederek, Müttefiklere karşı ilerlemenin topçu desteğiyle sürdürülmesi emrini verdi. Onun en çok istediği şey, özellikle de Churchill’in azim, cesaret, sadakat ve dayanıklılığın birleşimi olarak tarif edilen “bulldog ruhunu” askerlerine aşılamaya çalıştığı bir dönemde, İngilizlere toparlanma fırsatı vermemekti.
İtibarını Kaybeden İmparatorluk İngiliz Başbakanı, kötüleşen durumun farkındaydı ve Mareşal Wavell’e savaşın devam etmesi için son derece tavizsiz bir telgraf gönderdi: “Birlikleri kurtarma veya halkı koruma düşüncesi olmamalı; muharebe, ne pahasına olursa olsun sonuna kadar sürdürülmelidir. Komutanlar ve üst düzey subaylar, askerleriyle birlikte ölmelidir. Britanya İmparatorluğu’nun ve Britanya Ordusu’nun onuru tehlikededir. Hiçbir şekilde merhamet veya zayıflık göstermeyeceğinize inanıyorum. Ülkemizin ve ırkımızın tüm itibarı söz konusudur. Her birliğin düşmanla yakın temasa geçerek savaşmasını bekliyorum.” Churchill’in kana susamış hamaset dolu söylemlerine rağmen, Mareşal Wavell ve Korgeneral Percival farklı düşünüyordu. Japon taarruzunun vahşi doğası muharebe sahasındaki birlikleri bunaltıyordu. Su kaynakları neredeyse yok olmuştu ve Singapur şehir merkezindeki çok sayıda gömülmemiş cesetten kaynaklanan yüksek bir salgın riski vardı. Wavell, 15 Şubat sabahı Cava’dan Percival’e muharebeye devam etmesi için bir mesaj gönderdiyse de mesajını şu sözlerle sonlandırdı: “Bunun artık mümkün olmadığına nihayet ikna olduğunuzda, size direnişi durdurma yetkisi veriyorum. Ancak bu yapılmadan önce, elbette tüm silah, teçhizat ve değerli nakliye araçları kullanılamaz hale getirilmelidir.”
Percival de aynı fikirdeydi ve ateşkes sağlamak için Japon karargâhına üç subay gönderdi. Korgeneral Yamashita ateşkesi kabul etse de başlangıçta bunun bir İngiliz aldatmacası olduğundan şüphelendi. Japonlar sayıca çok az oldukları için Müttefiklerin zaman kazanmaya veya Dunkerque’de yapılana benzer şekilde bir tahliye gerçekleştirmeye çalıştıklarından endişe etti. Yeni bir büyük saldırı başlatmayı artık göze alamayacak olan Yamashite için bu ihtimallerin ikisi de kabul edilemezdi. Percival’ı daha da sıkıştırarak teslime zorlamak için onu Ford Motor Company’nin montaj tesisine davet etti. Yamashita’nın bu tarihi olayı kayıt altına almak üzere topladığı çok sayıda Japon muhabir, fotoğrafçı ve haber kameramanını kolayca içine alabileceği için adadaki bu en büyük bina özellikle seçilmişti.
Korgeneral Yamashita, İngilizlerin derhal kayıtsız şartsız teslim olmasını talep etmeden önce, görüşmeler için saat 18.00’de gelen Korgeneral Percival’i neredeyse bir saat kasten bekletti. Percival görüşmeleri ertesi güne ertelemeye çalıştıysa da Yamashita ısrar ederek tercümanı vasıtasıyla ona “Evet veya hayır dışında hiçbir şey duymak istemiyorum.” dedi. Başka seçeneği kalmayan Percival, kayıtsız şartsız teslim olmayı kabul etti. Yaşanan bu olay, Korgeneral Yamashita’nın kariyerinin dönüm noktasıydı. Harekâtın planlama aşamasında Singapur’un 18 ay dayanabileceği ve savunmayı aşmak için beş tümene ihtiyaç duyacağı kendisine bildirilmişti. Ancak o, tüm zorluklara rağmen, 70 gün içerisinde ve sadece üç tümenle adayı fethetmeyi başarmıştı. Sonuç, Müttefikler ve özellikle de İngilizler için tam bir utançtı. Durum, özellikle Yamashita garnizondaki bütün Müttefik birliklerinin Japon haber fotoğrafçılarının önünde geçit yapmalarını emrettiğinde daha da acınası bir hale geldi. Üst seviyede gerçekleşen müzakerelerin uzağında bulunan Hucklesby, teslim olunduğu haberini duyduğunda hâlâ alarm halindeydi. Yine kendi ifadelerinden okuyalım: “Yaklaşık dört gün sonra gelen bir kurye aracılığıyla İngilizlerin muharebeleri sonlandırıp teslim olduklarını öğrendik. Aslında bu kelimeyi kullanmaktan hoşlanmıyorum. Siperden ayrıldık ve ayağımdan çıkardığımda botlarım beyaza döndüğünü fark ettim. Çünkü günlerdir suyun içinde kalmıştım. Sonra büyük bir binaya gittik ve orada benimle aynı sahra bölüğünden olan arkadaşlarımı gördüm. Orada bulunduğum sırada kendi kendime ‘Japonların kompresörümü kullanmasına izin vermeyeceğim’ dedim. Bu maksatla, kompresörün içinden bazı parçaları söktüm, silindirlerden birinin kafasını yerinden çıkardım, valfleri de kopararak ve bunları kullanılamayacak durumda araziye attım.
Bütün gün orada oyalandıktan sonra, Changi’ye doğru yürüyüşe başlamak için yol üzerinde sıraya girmemiz gerektiği söylendi.” Sonraki Günlerin Kanlı Olayları Singapur için verilen mücadele yıkıcı bir çarpışmaya dönüşmüştü. Yapılan muharebelerde ölü ve yaralı olmak üzere, Müttefikler yaklaşık 5.000, Japonlar ise 4.485 kayıp vermişlerdi. Ancak daha kötüsü de gelecekti. Japon askerleri, sefer sırasında sergiledikleri vahşetleriyle zaten kötü bir nam salmışlardı ve şimdi öfkelerini Singapurlu sivillere yöneltiyorlardı.
Japon askerî polisi, bölgede bulunan on binlerce Çinli erkeği ve mesleki eğitim gören çeşitli kişileri topladı. Bu insanlar şehirden çıkarıldıktan sonra vurularak toplu mezarlara atıldılar. Olaylar sırasında öldürülen kişilerin sayısının 5.000 ila 100.000 arasında değiştiği tahmin ediliyor. Korgeneral Yamashita daha sonra yapılan yargılamada vahşetten habersiz olduğunu iddia ettiyse de adanın sorumlusu olduğu için bundan habersiz olması neredeyse imkânsızdı.
Bu dehşetin dışında, Japonlar hiçbir ironi duygusu olmadan Singapur’un adını Güney’in Işığı anlamına gelen “Shonan” olarak değiştirdiler. Japonların bu zaferi onlara Hollanda Doğu Hint Adaları’nı ve oradaki petrolü ellerine geçirmelerini sağladı. Bu, Japonya’ya sonraki fetihleri için hayati bir can simidi olacaktı.
Japonların bölgeyi fethetmeleri, İngilizleri birkaç yıl için Pasifik’te ciddi bir tehdit unsuru olmaktan çıkardı ancak prestij kaybı tartışmasız çok daha yıkıcıydı. 80.000 asker esir alınmıştı ve bu teslimiyet, Britanya İmparatorluğu için büyük bir ölüm çanı anlamına geliyordu. Esir sayısının çok olması hem Japonlar hem de Hucklesby gibi İngiliz askerleri için bir sürprizdi. Yine Hucklesby’e kulak verelim: “Savaş esiri olduktan kısa bir süre sonra, üç gün boyunca yiyeceksiz kalmamızın ardından bu işin başlangıçta düşündüğümüz kadar kısa sürmeyeceğini anladık. Japonlar, bu kadar çok sayıda esirle başa çıkmak için bir şeyler yapmaları gerektiğine karar verdiler. Bu kadar yüksek bir sayı beklemiyorlardı ve aslında biz de bu kadar askerin esir olacağını düşünmüyorduk. Adada kaç Müttefik askeri olduğuna dair hiçbir fikrimiz yoktu.”
Esir alınan binlerce askerden biri olarak Hucklesby, İngilizlerin savaşmaya devam edebileceğini düşünse de yaşananların talihsiz bir durum olduğunu şu cümlelerle dile getiriyordu: “Teslim olmanın kaçınılmaz olduğunu düşünmüyordum, ancak İngilizler ve Müttefikler ilk günden itibaren dezavantajlı durumdaydı. Bana öyle geliyordu ki Japonlar adaya ancak muharebelerin son günlerine doğru çıkmışlardı. Teslim olmasaydık adada yaşayan binlerce yerli susuz kalacaktı. Bana göre, pes etmek o kadar kaçınılmaz bir seçenek değildi çünkü başka nedenler de vardı. Her şeye rağmen teslimiyet çok büyük bir darbeydi.”
Hucklesby, teslim olmanın sorumluluğunun tamamen üst düzey Müttefik komutanlarında olduğuna inanıyor ve bu konudaki düşüncelerini şöyle ifade ediyordu: “İngiltere’nin aynı anda birden fazla cephede savaşa girdiğini ve Singapur ile Hong Kong arasındaki mesafenin çok uzun olduğunu anlamak gerekiyor. Japonların Malaya’ya kadar ilerlemesini engelleyen hiçbir şey yoktu. Japonlar iyi bir dayanak noktası tesis etmiş ve aniden harekete geçmişlerdi. Bence Müttefiklerin bunu doğru değerlendirip, uygun bir hareket tarzıyla bununla başa çıkmanın bir yolunu bulmaları için artık çok geçti. Bu büyük bir stratejik hataydı.”
Teslim olduktan hemen sonra Hucklesby, Müttefik yüksek komutanlığının aldığı kararlara öfkelenmişti: “O zamanlar tiksinmiştim. Komuta kademesinin Japonları uzun süredir yeterince ciddiye almadığını düşünüyordum. Size bir fikir vermesi açısından söylemek istiyorum. Hak kazandığım madalyaları almak için 1965 civarına kadar başvurmadım çünkü onları gerçekten takmak istemiyordum.”
Yine de Hucklesby, çoğu tarihçinin Singapur’un düşmesinin suçunun çoğunun onda olduğunu ileri sürdükleri ve bu konuda en çok sorumlu tutulan adama, yani Korgeneral Percival’a karşı oldukça alicenap duygular içinde: “ Percival’ı asla suçlamadım çünkü o bir askerden ziyade bir yöneticiydi ve yakınında doğru danışmanların olması gerekiyordu. Memlekete döndüğümüzde Uzak Doğu’da esir düşen askerlerle ilgilenerek yaşananları elinden geldiğince telafi etmeye çalıştı. Bizi bırakıp bir kenara çekilmedi, isteseydi bunu yapabilirdi.”
Benzer Haberler

Fletcher Sınıfı Destroyer: 175 adet üretildi, onlarca yıl hizmet verdi

William Patrick Hitler kimdir? Müttefikler için savaşan Hitler’in yeğeni

Colenso Muharebesi nedir? 1899 Boer Savaşı'nın en kanlı hezimeti









