
Kenizé: Kimliğin Peşinde
Röportaj ve çeviri: Éloise Ebru Fesli
Paris Fotoğrafları: Retmen/Sipapress
İstanbul Fotoğrafları: Ozan Bal/645 Studio
Soyu Osmanlı hanedanlığına dayanan ve romanlarıyla hafızalara kazınan Sultan V. Murad’ın küçük torunu Kenizé Mourad, 1939 Kasım ayında, İkinci Dünya Savaşı’nın tüm Avrupa’yı sarsmaya başladığı günlerde Paris’te dünyaya geldi. Hayatı, daha doğduğu anda birbirine değen coğrafyaların, dillerin ve hatıraların çizdiği görünmez bir haritanın içine işlenmişti. Annesi Sultan V. Murad’ın soyundan gelen Osmanlı prensesi Selma Hanımsultan, babası ise Hindistan’ın köklü racalarından biriydi.
Asıl adı Kenizé Hussain de Kotwara olan yazar, eserlerini büyük büyükbabası Sultan V. Murad’ın hatırasına Kenizé Mourad adıyla kaleme alır ve “Onu yaşatmak için” der. Annesi Selma Raouf, Hindistan’da kendini yabancı hisseden genç bir kadın olarak daha iyi bir doğum umuduyla sadık harem ağası Zeynel ile Paris’e gelir; ancak savaşın gölgesi ülkesine dönüş yolunu kapatır ve genç kadın yoksulluk içinde hayata veda eder. Böylece Kenizé’ye hem acıyla yoğrulmuş hem de dirençle parlayacak bir miras armağan edilir.
Bir buçuk yaşında annesiz kalan Kenizé, önce İsviçreli, ardından Fransız bir aileye emanet edilir ve çocukluğu Katolik rahibelerin sessiz koridorlarında geçer. Henüz çok genç yaşta sürgünlerin, ayrılıkların ve melez yazgıların kıyısında büyür. Köklerinden uzaktır ancak içindeki o eski soru hep oradadır: “Ben kimim ve nereden geliyorum”.

Bu sorunun peşine düşerek Sorbonne’da psikoloji ve sosyoloji okur. İçindeki parçalanmış aynayı birer birer toplar ve her kırık parçanın taşıdığı hikâyeyi anlamaya çalışır. Ardından gazetecilik gelir. Lübnan’ın keskin kokulu sokakları, Pakistan’ın titreyen sınırları, İran’ın karanlık koridorları ve Irak’ın gölgeli ufukları, onun hem tarihin acımasızlığına hem de insan onurunun sönmeyen ışığına tanıklık etmesine vesile olur.
1965 yılında freelance gazeteci olarak başladığı meslek, onu kısa sürede Le Nouvel Observateur dergisinde Orta Doğu uzmanlığına taşır. Yaklaşık on beş yıllık bu yoğun deneyimin ardından kalemi edebiyata yönelir. 1987 yılında yayımlanan Saraydan Sürgüne, yalnızca bir kitap değil, annesinin ayak izlerini takip eden bir içsel hac yolculuğudur. İstanbul saraylarının sessiz odalarından Lübnan’ın sürgünlerine ve Hint altkıtasının uçsuz ufuklarına uzanan bu hikâye otuzdan fazla dile çevrilir ve uluslararası bir bestseller olur.
Bu güçlü çıkışın ardından Badalpur Bahçesi, Toprağımızın Kokusu–Filistin ve İsrail’in Sesleri, Begüm–Bir Devrin Ruhu ve Pak İnsanlar Ülkesinde gelir. Bu eserlerin her biri, bastırılmış hafızaların fısıltısını, kesintiye uğramış soyların suskunluğunu, sürgünün soğuk nefesini ve Doğu ile Batı arasında yeniden kurulan ince bir köprünün titreşimini taşır.
Kenizé Mourad’ın romanlarında masalsı bir ışıltı yoktur; güzellik, gerçeğin içinden, zamanın aşındırdığı hatıraların derinliklerinden süzülür. Sorar, araştırır, hatırlatır, aktarır. Romanları, kaybolmuş hafızaları kıyıya taşıyan derin bir nehir gibidir.
5 Temmuz 2024 tarihinde Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından kendisine tevcih edilen Légion d’honneur onun için bir ödülden çok daha fazlasıdır. Bu onur nişanı, kültürler arasında kurduğu köprünün ve kuşaklar boyunca süren bir bilincin tasdikidir. Onu, önyargıları aşarak evrenseli savunan Amin Maalouf’un elinden almayı seçmesi bu anlamı daha da derinleştirir.

Yağmurlu bir Paris günü
19 Kasım 2025 Paris’te yağmurlu bir gündü. Saat henüz 18 olmadan hava kararmıştı ancak Kenizé Mourad’ın evinin bahçesi karanlığı içine çekip kendi sessizliğine dönüştüren bir derinlik taşıyordu. Islak toprağın kokusu ile rüzgârın hafifçe titrettiği koyu yeşil yapraklar, bahçeyi yılların sessizliğini ve taşıdığı hikâyeleri bu akşama fısıldayan bir atmosfere dönüştürüyordu. Yağmurun ince taneleri uzun zamandır orada bekleyen bir hafızaya çarpar gibi düşüyor ve her köşeye görünmeyen bir geçmişin izini bırakıyordu. Bu küçük dünya, Paris’in ortasında fakat zamanın dışında bir vaha gibiydi; içeri adım atmadan önce bile insanı durduran bir dinginlik yayıyordu.
Tülay Perazzini’nin girişimiyle gerçekleşen bu röportajda Kenizé Mourad, yağmurun dinginleştirdiği akşamın sessizliğinde evinde karşıladı bizi. Varlığında gösterişsiz ama asil bir zarafet vardı. Sadelikten hiç uzaklaşmayan, fakat her hareketinde ince bir özen taşıyan bu hâl insana hemen dokunuyordu. Bize ikram ettiği çayın sunulduğu fincanlar bile bu zarafetin bir uzantısıydı; geçmişle köprü kurarcasına özenle seçilmişlerdi. Ve çayın buğusuna karışan o hoş koku, o anın sıcaklığını daha da derinleştiriyordu.
Loş ışığın içinde, kitapların, annesinin portresinin, aile fotoğraflarının ve Hindistan’dan gelen objelerin arasında konuşurken sözleri berrak ve sakindi; fakat konu dünyada olup biten kimi meselelere geldiğinde öfkesini saklayamayan, dobra bir kadına dönüşüyordu. O anlarda karşımızda yalnızca bir yazar ya da gazeteci değil, geçmişin izlerini bugüne taşıyan bir kalp vardı.

Saraydan Sürgüne kitabınız kişisel tarihinize derinden bağlı bir eser, hayatınızda büyük bir dönüm noktası oldu; geriye dönüp baktığınızda, bu anlatının gazetecilikten çok daha güçlü, içsel bir gereklilikten doğduğunu söyleyebilir misiniz? Ve yayımlanmasından yıllar sonra, sizin için hâlâ neleri açığa çıkarıyor?
Saraydan Sürgüne’yi yazmam derin bir iç zorunluluktan doğdu; bir buçuk yaşındayken kaybettiğim annemin kim olduğunu anlayabilmek için kaleme sarıldım. Çocukluğum boyunca beni büyüten Katolik rahibeler, onu bir azize gibi, adeta Meryem Ana’yla özdeşleştirerek anlatmışlardı. Fakat 15 yaşıma geldiğimde gerçeği öğrendim: Bu olağanüstü anne, doğduğumda beni ölü doğmuş gösterip kimliğimi değiştirerek babamın beni hiçbir zaman bulamayacağından emin olmak istemişti. Bunu da kocasının yanına, Hindistan’a dönmek istemediği için yapmıştı. Yıllarca, beni babamdan mahrum bıraktığı ve tam bir kimlik karmaşasının içine attığı için annemden nefret ettim. Ancak olgunlaştıkça, onun bunu yalnızca kendi özgürlüğü için değil, benim özgürlüğüm için de yaptığını anlamaya başladım. İngiltere’de yetiştiği için ilerici fikirlere sahip olsa da, babam son derece muhafazakâr bir çevrede yaşıyordu ve her türlü iftiraya uğramamak için o çevrenin tüm geleneklerine uymak zorundaydı. Annemi bütünüyle anlayabilmek ve gerçekten affedebilmek için, onun yerine kendimi koymam, adımlarını izlemem, yaşadıklarını içimde canlandırmam gerekiyordu. Tutkuyla bağlı olduğu vatanı Türkiye’den koparılışının acısını, Lübnan’daki sürgün yıllarında yaşadığı yoksulluğu, tek çıkış yolu olarak görülen ve ailesinin uygun gördüğü zengin bir racayla yaptığı evliliği, Hindistan’da onu bekleyen kısıtlı bir hayatın sarsıntısını hissetmeliydim. Bu kitabı yazarken annemin yolunda yürüdüm, onun dünyasına girdim, duygularına ve düşüncelerine içimde yer açtım. Kaygılarını ve umutlarını paylaştım, onu yeniden yaşattım; böylece o, dünyanın dört bir yanında milyonlarca okurun kendi içlerinde yeniden canlandırdığı, derinden etkilendiği ve gözyaşlarına boğularak okuduğu bir kahramana dönüştü.
Eseriniz Doğu ile Batı arasındaki geçişleri durmaksızın araştırıyor. Dünyanın git gide kutuplaştığı bir dönemde kültürleri birbirine bağlama çabanıza bugün nasıl bir anlam yüklüyorsunuz?
Hayatımın çok erken bir döneminde, Batılıların Doğu’ya karşı taşıdıkları ve çoğu zaman anlamadıkları ve anlamaya da niyet etmedikleri önyargılar beni hem şaşırttı hem de derinden yaraladı. Bunları kişisel olarak hissetmiyordum, çünkü görünüşüm bir Fransızı andırıyordu; adım yabancı olsa bile unvanım beni her türlü aşağılanmadan koruyordu.Fakat “benden olanlar”, yani benimle aynı kökenden gelen insanların küçümsenmesine ya da baskı görmesine hiçbir zaman tahammül edemedim. Bu “benden olanlar”ın içine üçüncü dünya halklarını ve elbette özellikle sık sık haksız yere suçlanan Müslümanları da dahil ediyorum. Bu yüzden hayatım boyunca, önce gazeteci sonra da yazar olarak, köklerimin ülkelerini büyüdüğüm topraklara anlatmak ve onları anlaşılır kılmak için çabaladım. Bu benim için bir görev değil, içimde derinlerde yankılanan bir ihtiyaçtı; iki dünyanın sesini, hafızasını ve yaralarını birbirine yaklaştırma ihtiyacı. Fakat bugün, giderek daha fazla kutuplaşan, farklı bir kültürden gelen insanın kuşkuyla ve çoğu zaman neredeyse düşman gibi görüldüğü bu dünyaya baktığımda içimde bir hüzün ve umutsuzluk beliriyor. Örneğin en korkunç kâbuslarımda bile, kadınların ve çocukların da bulunduğu bir halkın, yıllarca kapana kısılmış bir hâlde her gün ölümle yüz yüze bırakılmasını ve dünyanın bunu gözlerinin önünde seyretmesini hayal edemezdim. Üstelik adına “medenî” denilen hiçbir hükümetin müdahale etmemesine tanık olmak beni derinden sarsıyor. Gerçekten karanlık bir çağdayız. Yine de tüketim ve gösterişe kapılmamış bir gençliğin varlığını bilmek içimi biraz olsun aydınlatıyor. Eminim ki o gençler, gün gelecek adalet ve insanlık mücadelesinin meşalesini yeniden devralacaklardır. Belki ağır, belki yavaş ama dirençli bir bilinç bu; kendine ve başkalarına yapılan haksızlığı reddeden, dünyayı daha adil kılmak için sorumluluk alan bir bilinç.
1949’dan beri faaliyet gösteren Fransa-Türkiye Komitesi’ndeki (Comité France-Turquie) göreviniz, ait olduğunuz iki dünyayı birbirine bağlama isteğinizi ortaya koyuyor. Bu görev sizin için ne ifade ediyor? İki kültür arasında hangi tür etkileşimleri teşvik etmek istiyorsunuz?
Fransa ile Türkiye’nin birbirine çok şey katacağına inanıyorum. İki halk arasındaki yanlış anlama duvarlarını yıkmak gerekiyor; üstelik bu duvarlar, Fransızlar Türkiye’ye seyahat ettiklerinde çoğu zaman kendiliğinden ortadan kalkıyor. Genelde hayranlıkla ve şaşkınlıkla dönüyorlar. Yakınlaşma, siyasetten çok “soft power” (kültürel ve toplumsal etki gücü) aracılığıyla gerçekleşiyor. Bu nedenle Fransa-Türkiye Komitesi’nin düzenlediği konferanslar ve Türk yazarların eserlerini ya da Türkiye’yi konu alan kitaplara yönelik edebiyat ödülü gibi girişimler büyük önem taşıyor. Çünkü önyargılar her zaman bilgisizlikten doğar.
Her yıl Fransa-Türkiye Komitesi bünyesinde bir edebiyat ödülü veriyorsunuz. Seçiminizi hangi kriterler yönlendiriyor ve bir eserin bu ödüle layık görülmesi için hangi nitelikleri taşıması gerekiyor?
Edebiyat ödülü için kriterler elbette kitabın niteliğidir; hem üslup bakımından hem de içeriğinin taşıdığı ilgi açısından. Genellikle Türk toplumunun dönüşümlerini anlatan, kayıp kırsal bölgelerdeki güncel sorunları ya da bugün dev bir metropole dönüşen İstanbul’un toplumsal meselelerini ele alan eserleri seçmeye eğilimliyiz. Ayrıca iki iyi kitap arasında kararsız kaldığımızda, Fransa’da pek tanınmayan bir yazarı seçip ona bir fırsat vermeyi, bir “yıldızı” ödüllendirmekten daha anlamlı buluyoruz. Siyasi ya da militan nitelikteki kitapları sistematik olarak eliyoruz; buna karşılık, iyi temellendirilmiş eleştirel denemeleri ödüllendirebiliyoruz.

Bellek sizde sanki canlı bir mekân gibi; peki bu mekân bir güç mü, bir sorumluluk mu, yoksa kimi zaman hafifletilmesi gereken bir yük mü?
Tarih’in kazananlar tarafından yazıldığı söylenir; ne yazık ki bu doğrudur. Mağluplar kendi gerçeklerini duyuracak imkâna sahip olmadıkları için çoğu zaman yalnızca eksik ve yanlı bir bakış açısı sunan çarpıtılmış bir tarihe ulaşırız. Bu da mağluplarda kırgınlık ve nefret, galiplerde ise tehlikeli bir üstünlük yanılsaması yaratır. Bu nedenle Amin Maalouf’un Arapların Gözünden Haçlı Seferleri gibi eserler büyük bir ihtiyaçtır; çünkü Batı, Haçlıları uzun süre saf kahramanlar, Arap-Müslümanları ise kötülüğün cisimleşmiş hâli olarak görmeye alışmıştır. Daha dengeli bir bakış ve daha adil bir ilişki kurabilmek için bu tür kitaplar vazgeçilmezdir. Benim için önemli olan, hazır ve rahatlatıcı fikirleri tekrarlamak değil, gerçeği olduğu gibi aktarmaktır. Bunun için genellikle kabul gören doğrulara karşı mücadele etmek gerekir. Ben bunu hem gazeteci olarak hem de yazar kimliğimle yaptım; bu da bana pek çok sıkıntı getirdi. Ama ne başka türlü yaşamayı biliyorum ne de başka türlü yaşamak istiyorum.
Uzun süre gölgede kalmış Osmanlı ve Hint mirasınız, eserlerinizin tümüne nüfuz ediyor. Bu miras sizi hâlâ aydınlatıyor mu, yoksa hâlâ şaşırtmaya devam ediyor mu?
Muhtemelen bu mirasın benim için böylesine kıymetli ve vazgeçilmez oluşu, uzun süre gizli kalmış olmasından kaynaklanıyor. Onu doğal bir miras gibi değil, yeniden kazanmak için çaba harcayarak edindim. Aile geleneklerinin içinde büyütülmüş, şımartılmış bir çocuk olsaydım, köklerimin derinliklerine inmeye ihtiyaç duymazdım. O zaman dünyanın dört bir yanına savrulmuş milyonlarca sürgünün ve yerinden edilmiş insanın ruh halini de bu kadar derinden hissedemezdim. Benim için önemli olan prenslik soyum değil. Sonuçta büyük işleri yapanlar atalarım, ben değilim. Mirasımın gerçek değeri, dünyaya açık olmanın getirdiği o kozmopolit bilincin derinliğinde yatar. Hem coğrafi hem de toplumsal düzlemde hayatın bütün katmanlarına dokunmuş olmak, yaşamın en yüksek ve en alçak basamaklarını tanımak, bana insanı ve dünyayı anlama yetisi verdi. Benim gerçek mirasım, kitaplarımı besleyen de işte bu yetidir.
Kitaplarınız yıllardır sınırları aşarak dünyayı dolaşıyor. Kendi köklerinizden uzakta okunmak sizde nasıl bir his uyandırıyor? Tanınma, bir miras aktarma isteği mi, yoksa uzak coğrafyalarda anlaşılma umudu mu?
Benim için önemli olan, aktarmaya değer bulduğum hakikatlerin okura ulaşmasıdır. Kitaplarımın farklı ülkelerde ilgi görmesi, bu mesajın en uzak yerlerde bile karşılık bulduğunu gösteriyor. On sekiz yaşındaki bir genç kızın kitaplarımı okuduktan sonra “gözlerim açıldı” demesi benim için tarif edilemez bir sevinçtir. Bu sözler, yalnızca kültürler arasındaki sınırı değil, kuşaklar arasındaki mesafeyi de aşabildiğimi kanıtlıyor. Benim gözümde iyi bir kitap, yalnızca güzel bir hikâye değildir. Gündelik ve sıradan görünen olayların içinden insanlığın ortak paydasına temas eden bir anlatıdır. Çünkü bizi ayıran şeylerin yüzeysel olduğuna ve biraz derine inmeyi göze aldığımızda aslında birbirimize ne kadar yakın olduğumuzu görebileceğimize tüm kalbimle inanıyorum.
Geçtiğimiz aylarda Amin Maalouf’un elinden Légion d’honneur aldınız. Bu onur nişanı sizde nasıl bir duygu yarattı?
Légion d’honneur bana Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından verildi, ancak onu tıpkı benim gibi önyargıları ve dar yerellikleri aşarak bizi birbirimize bağlayan evrensele yönelmeye çalışan dostum Amin Maalouf’un elinden almak istedim. Yaklaşık bir yıl önce bir arkadaşım beni tebrik etmek için aradığında bunun bir şaka olduğunu sandım. Daha önce Arts et Lettres nişanında officier unvanıyla onurlandırılmıştım, fakat Fransa için en iyi hizmeti verenlere takdim edilen Légion d’honneur o anda bana “fazla büyük bir onur” gibi gelmişti. Anlaşılan o ki Fransız devleti yalnızca yazarlığımı değil, gazeteci olarak sürdürdüğüm mesleki hayatımı da takdir etmek istemiş.
Hikâyelerinizde kadınlar, yaşadıkları onca zorluğa rağmen içlerindeki ışığı korumayı başarırlar. Bugünün sarsıntılı dünyasında kadının gücünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Doğu kadını, Batı’nın çoğu zaman zayıf ve boyun eğmiş olarak gördüğü o kadın, aslında olağanüstü bir iç güce sahiptir ve evin gerçek hâkimidir. Harcamalardan çocukların eğitimine, evliliklerden hayatın tüm önemli kararlarına kadar söz sahibi olan çoğu zaman odur. Erkek ise genellikle yalnızca dışarıdaki görünürlükle yetinir. Sorbonne’dan mezun olduğum dönemde ilk kez Hindistan’da babamın evine gittiğimde yaşadığım şaşkınlığı hâlâ hatırlıyorum. Kapanmış, örtünmüş bu kadınlara karşı içimde beliren üstünlük duygusu, onların benden ne kadar daha bilgili, olgun ve güçlü olduklarını gördüğüm anda tamamen yok oldu. Gemiyi yöneten aslında onlardır, fakat bunu büyük bir zarafetle yaparlar. Ben de kitaplarımda hep bu gücü anlatırım. Bir Tatar atasözünde bu durum çok güzel ifade edilir: “Erkek başsa, kadın boyundur.” Bu söz beni önce öfkelendirmişti, ta ki devamındaki anlamı işitene kadar: “Boyun ne tarafa isterse baş o tarafa döner.” Batılı kadınlarsa bunun tam tersine, kamusal alanda erkeklerle eşit olduklarını kanıtlamak için mücadele veriyorlar. Pek çok zafer elde ettiler ve toplumu dönüştürmeye devam ediyorlar. Tüm bunlara rağmen bazen erkeklere de acıyorum. Bugün nasıl davranmaları gerektiğini bilemez durumdalar. Bazı arkadaşlarım, bir çiçek uzatmaya ya da bir kapıyı tutmaya bile çekindiklerini, en küçük bir nezaket jestinin yanlış anlaşılabileceğinden ve hatta taciz olarak yorumlanabileceğinden korktuklarını söylüyor. Sonuçta her kadın, kendi yolunda ve kendi yöntemleriyle mücadelesini sürdürüyor.

İstanbul, dilinizde adeta canlı bir varlık gibi beliriyor. Sizin için bugün ne anlam taşıyor: Bir kök mü, bir yara mı, yoksa hiç sönmeyen bir nefes mi?
İstanbul, geç keşfettiğim ama derinden bağlandığım bir şehir. En çok da eski İstanbul’a; birkaç Bizans kalıntısına değil, esas olarak atalarımın himayesinde Ermeni ya da Rum dâhiyane mimarların inşa ettiği Osmanlı İstanbul’una. İlk kez geldiğimde yirmi sekiz yaşındaydım ve şehirde kimseyi tanımıyordum. Kapalıçarşı’da esnaflar beni doğal olarak Fransız turist sanıp tuğralar gösteriyor, bir zamanlar sultanların nasıl hüküm sürdüğünü anlatıyorlardı. İçim gerçekten burkuluyordu. Topkapı’yı ziyaret ettiğim gün çok heyecanlıydım. Yaşlı rehberin peşinden giderken zaman zaman güzel atalarımdan birinin bir zamanlar uzanmış olabileceği bir sedirin kenarına hafifçe dokunuyor, o anın ağırlığını içimde hissediyordum. Fakat “dokunmayın” diye uyarılıp hemen geri çekiliyordum. Yüreğim sıkışıyor, gözyaşlarımı zor tutuyordum. Portreler Galerisi’ne vardığımızda rehber anlatmaya başladı; fakat sıra büyük büyükbabam Sultan V. Murad’a geldiğinde onu durdurdum: “Hayır, öyle değil… şöyle.” “Nereden biliyorsunuz?” diye sordu. “Çünkü ben onun torunuyum.”
Bunun üzerine rehber eğilip elimi öptü, beni kutsadı; ardından diğer rehberleri çağırdı, onlar da gelip elimi öptüler. Artık gözyaşlarımı tutamıyordum. O yaşlı rehber, o tek hareketiyle bana kimliğimi geri vermişti; bana İstanbul’umu, ülkemi geri vermişti. Artık yabancı değildim. Aradan elli yıldan fazla zaman geçti ama ne zaman o anı hatırlasam aynı duygu içimi kaplıyor ve o yaşlı rehbere hâlâ derin bir minnet duyuyorum.
Son dönemlerde Paris ve İstanbul arasında yaşıyorsunuz. Bu iki şehrin zamanı hissedişi, belleği saklayışı ve geleceğe yönelişi sizce nasıl farklılaşıyor? İstanbul’u yaşam alanlarınızdan biri olarak seçmenize hangi çağrı, hangi içsel yöneliş vesile oldu? Bu şehirde bulduğunuz, fakat başka hiçbir yerde rastlayamadığınız şey nedir? İstanbul hızla ve kimi zaman acı verici biçimde değişiyor; sizce bu şehirde neler kayboluyor, neler doğuyor?
Hem İstanbul hem Paris arasında yaşayabilme şansına sahibim. İkisi arasında seçim yapmak benim için zor olurdu, çünkü her birini farklı nedenlerle seviyorum. Paris beni duygulandırıyor; geçmişin o nostaljik güzelliğini taşıyor, görkemli anıtları özenle korunuyor ve geniş yeşil alanları gezginlere gerçek bir mutluluk sunuyor. Modern binaların yalnızca çok sınırlı kenar bölgelerde inşa edilmesine izin verildiği için ona bir “müze şehir” deniyor. Böylece uyumlu siluetini koruyor ve İstanbul’un maruz kaldığı açgözlü müteahhit tahribatını yaşamıyor. Yine de Parisliler gürültüden, trafikten ve kirlilikten şikâyet ediyor. İstanbul’la karşılaştırıldığında Paris’in bir huzur vahası olduğunu söylediğimde çoğu, onlarla alay ettiğimi düşünüyor. Paris bir masal kahramanı gibi usulca uyurken, İstanbul bin bir hızla yaşar. Bu eski başkentte taşan bir enerji var; bir ölçüde genç nüfusundan, ama daha çok Türklerin girişimci ve yeniliğe hevesli ruhundan beslenen bir enerji. İstanbul’da hayat hiç durmaz; restoranlar ve kafeler sabaha kadar açıktır. Oysa Champs Élysées’de bile gece on birden sonra bir şeyler yemek neredeyse mümkün değildir. İstanbul her yöne doğru taşarak akan, öngörülemez, hem güzel hem çirkin bir şehirdir; Paris ise hoş ve zarif bir kadın gibidir ama bazen biraz sıkıcıdır. Doğulu nezaketi ile Parislilerin kötü şöhretli huysuzluğu arasındaki klasik karşılaştırmaya gelince, zaman değişiyor, özellikle genç kuşaklarda. Ancak yirmi milyon nüfusu olan bu büyük kentte insanların mücadele verdiği bir hayatta davranışların da zamanla değişmemesi zaten mümkün değildir. Artık Pierre Loti’nin ya da oryantalistlerin düşlediği İstanbul değil, hatta benim yetmişlerde tanıdığım o geleneksel İstanbul da değil. Yine de insanların dürüstlüğü, sıcaklığı ve içtenliği hâlâ dimdik ayakta ve beni her seferinde yeniden büyülüyor. Beni bu şehre kesin olarak bağlayanlar ise işte o insanlar ve Boğaz kıyılarının eşsiz güzelliğidir.
Çoklu bir mirasa sahipsiniz. Türkiye, Hindistan, Pakistan ve Fransa arasında sizde en güçlü aidiyet duygusunu hangi ülke uyandırdı? Hindistan ve Pakistan’la kurduğunuz bağ bugün sizin için ne ifade ediyor? Ve çocukluğunuzda Fransa’da yaşadığınız o acı deneyim ile babanızla geç tanışmanız, yazıyı önyargılara karşı bir mücadele alanına dönüştürme çizginizi nasıl şekillendirdi?
Hiç kuşkusuz, bende en güçlü aidiyet duygusunu uyandıran şehir İstanbul’dur; ama hep eski İstanbul. Nice olaya tanıklık etmiş o eski taşlar benimle konuşur. Aslında çirkin modern binalar dışında bütün Türkiye bana hitap ediyor; kendimi derinden Türk hissediyorum. Buna karşılık kendimi neredeyse hiç Hintli hissedemiyorum. Çünkü Hindistan esasen Hindu bir ülke; İslami kültürden binlerce kilometre uzak bir dünya. Müslümanların azınlıkta olduğu, çoğu zaman kabul görmediği ve sık sık zulme uğradığı bir toplum. Yaklaşık yirmi yıldır, Narendra Modi’nin partisinin iktidara gelmesinden beri oraya gitmiyorum. Zaten orada çok az ailem kaldı; ailemin büyük kısmı 1948’deki bölünme sırasında Pakistan’a göç etmişti. Neredeyse her kış Pakistan’a gidiyorum; orada sayısız kuzenim, yeğenlerim, geniş bir ailem var. Son kitabım “Pak İnsanlar Ülkesinde” de bu güzel ama az tanınan, büyüleyici ülkeyi anlatır. Fransa’ya gelince, onunla ilişkim her zaman biraz karmaşık oldu. Bana çok şey verdi; Hindistan’da alamayacağım bir entelektüel ve ahlaki eğitim sağladı. Ama aynı zamanda hayatıma da yön verdi ve kaderimi ırkçı önyargılar yüzünden değiştirdi. Nitekim 1945’te savaşın ardından babam beni istediğinde, beni büyüten rahibeler beni ondan sakladılar ve ona beni tanımadıklarını söylediler. Çünkü bu sevimli küçük kızı nasıl olur da korkunç bir babaya verebilirlerdi? Korkunç elbette, çünkü o bir Müslümandı. Aylar boyunca beni geri almaya çalıştı ama başaramadı. Böylece onu 21 yaşımda tanıyıncaya kadar gerçek bir yetim gibi yaşadım. Sanırım hayat çizgimi belirleyen şey de buydu: Yazı aracılığıyla dini ve ırksal önyargılara karşı mücadele etmek...

Yazıyla kurduğunuz ilişki ve çalışma disiplininiz, yazma sürecinizi nasıl biçimlendiriyor? Kaleminizin işlemesi için kendinizi nasıl bir ritme ve ortama yerleştiriyorsunuz? Bugünün genç yazar adaylarına, edindiğiniz tecrübe ile hangi öğüdü vermek istersiniz?
Pek çok yazarın katı bir çalışma programı vardır. Benim böyle bir programım yok. Bir kitaba başladığımda her gün yazarım; ama bu sabah da olabilir, öğleden sonra da. Aslında insan kendini en dinç ve üretken hissettiği anda yazmalıdır. Çünkü yazmak çok enerji ister. Buna karşılık iki vazgeçilmezim var. Yalnızca kırsalda, tam bir sessizlik ve yalnızlık içinde yazabilirim. Kırsalda, ama deniz kıyısında değil; çünkü deniz fazla hareketlidir. Benim sakinliğe ve doğanın huzuruna ihtiyacım var. Yürümeye, ağaçların dingin gücünden ve doğadan beslenmeye ihtiyaç duyarım. Yanımda dikkatimi dağıtacak kimsenin olmaması gerekir; yalnızca bu gerekli ama zor yalnızlıkta yanımda sadece bir kedinin olması yeter. Bir öğüt vereceğimi söyleyemem; herkesin kendi yöntemi vardır, kimileri kafelerde bile yazar. Ama bence en önemli şey, insana mutlaka iletilmesi gereken bir şeyi söyleme isteğinin yazmaya yön vermesidir.
Son olarak, okurlarınızın merak ettiği bir şey: Hâlâ içinizde yazılmayı bekleyen, sessizce sabreden bir hikâye var mı?
Birkaç yıldır yazmadım; Filistin üzerine yazdığım kitabın ardından Fransa’da uğradığım boykot beni derinden yaraladı. Ama yeniden yazma isteği duyuyorum. Farklı konular arasında kararsızım: Bunlardan biri Türkiye’de geçen tarihî bir hikâye, diğeri ise çok daha kişisel...
Röportajın ardından geriye birçok tarihin içinden süzülerek gelen bir varlıkla karşılaşmanın sarsıcı aydınlığı kalıyor. Dünyanın kopardıklarını yeniden bir araya getiren, tarihin susturduklarına nefes veren, kelimeleriyle zamanın iki yakası arasında görünmez köprüler kuran bir kadının aydınlığı. Kenizé Mourad’da bellek bir sığınak değil, karanlığı aydınlatan o ince eşik ışığıdır; geçmişi bugüne, bugünü yarına taşır.












