
Sanat terapisi ile farkındalık
Yazı: Sibel Süslü
Sanat terapisi, son yıllarda adını daha sık duymaya başladığımız ve oldukça da ilgi çeken bir alan. Bu alanda yaptığı çalışmaları mindfulness ile birleştiren Uzman Klinik Psikolog Şeyma Çavuşoğlu’na göre, sanat ve yaratım aslında unuttuğumuz diller... Çocukluğumuzda var olan yaratıcılığı zamanla baskılıyor, kullanmıyor ya da unutuyoruz. Ama yeniden öğrenebilir ya da hatırlayabiliriz. Sanat terapisinde size alan tutarken, sizin yerinize malzemeye hâkim olan bir terapist var yanınızda. Dolayısıyla çoğu kez zannedilenin aksine yaratıcı bir beceriniz, sanatsal yeteneğiniz olması gerekmiyor. Mindfulness temelli sanat terapisinde ise sanat, farkındalık becerinizi geliştirebilmeniz için bir araç olarak kullanılıyor. Birkaç rengin yan yana geldiğinde sizin için ne ifade ettiği bile size çok şey söylüyor. Ve ortaya çıkan sonuç, mindfulness yolculuğunuza dair size birçok bilgi veriyor. Şeyma Çavuşoğlu ile sanat terapisinden yola çıkarak, nehrin içinde akışta kalmaya ve kalbin sesini duymaya dek uzanan keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik…
Mindfulness temelli sanat terapisi programınız var. Öncelikle sanat terapisi nedir?
Terapi bir şeyleri ortaya çıkardığınız, içinizde kapalı kalan veya her zaman herkese anlatmakta zorlandığınız ama güvenli hissettiğiniz bir ortamı bulduğunuzda bunların açığa çıkabildiği ve böylece çözüm arayışınıza girebildiğiniz bir hâl. Bunu konuşarak yapabilirsiniz; ki alıştığımız psikoterapi deyince ilk aklımıza gelen şey bu, oyun terapisi yapabilirsiniz veya sanatla yapabilirsiniz. Yani kendinizi ifade için bir sanat dalı kullanabilirsiniz. Bu hareket olabilir, müzik, resim, heykel olabilir. Size yakın gelen herhangi bir sanatı kullanarak içinizdekini dışarıya vurduğunuz terapi biçimine biz dışavurumcu sanat psikoterapileri diyoruz. Bunun altında, görsel sanatları kullanarak çalışan alana da sanat terapisi diyoruz.
Sanat terapisinin mutlaka bir terapist eşliğinde mi uygulaması gerekiyor? Daha doğrusu kendi kendimize yaptığımız sanat çalışmaları da bir tür terapi olabilir mi?
Bu çok kafa karıştıran bir konu. Ben evde de bir şeyler boyayabilirim ama bu sanat terapisi olmuyor. Evet sanat yoluyla bir şeyler ortaya çıkartmak terapötiktir, iyi gelir insana… Günlük yazarsınız, içinizi dökersiniz. Ama o günlüğe döktüğünüz şeyin veya çizdiğinizde ortaya çıkan şeyin sizin nerelerinize dokunduğunu, size ne ifade ettiğini, sizin hayatınızla ilgili size ne anlatabileceğini bir sanat terapisi uygulayıcısının varlığında çözümleyebilirsiniz. O zaman bunun adı sanat terapisi olur.
Sadece psikoloji eğitimi almış kişiler mi sanat terapisi uygulayabilir?
İdealinde evet, yurt dışında kesinlikle evet, Türkiye’de durum biraz farklı olabiliyor. Psikoloji arka planı olduğu zaman, bir sanat terapisti klinik alanlarda, daha zorlayıcı vakalarda da çalışabilir. Sanat terapisinde hiç tahmin etmediğiniz ve geçmişten bir anda karşınıza çıkan şeyler olabiliyor. Çünkü sanat bunları çok kolay ve bazen de hızla ortaya çıkarabilen bir metot. Dolayısıyla bu çıkan şeylerle çalışabilmesi için kişinin iyi bir psikoloji arka planı olması çok önemli. Ülkemizde sanat terapisi yüksek lisansı yok. Ama yurt dışındaki sanat terapisi yüksek lisanslarında hem psikoterapist olmak hem sanatçı olmak ne demek ve bu ikisini nasıl birleştirirsiniz, bu öğretiliyor. Başka alanlardan da sanat terapisi eğitimi almış ve uygulama yapan kişiler olabiliyor. Ama o kişilere sanat terapisti demiyoruz, sanat terapisi uygulayıcıları diyoruz. Yani sanat terapisinden bazı aktiviteleri yaptıkları işin içine katıyor ve o sürecin içinde kişilere sunuyorlar.

Hangi araçlar kullanılıyor? Benim aklıma resim geliyor öncelikle...
Benim uzmanlık alanım görsel sanatlar üzerine. Fotoğraf, heykel, üç boyutlu objeler kullanmak, kolaj, kanvas kullanarak farklı boya materyalleriyle (yağlı boya, sulu boya) veya kâğıt üzerinde akrilik, pastel boya, kuru kalem gibi çeşitli malzemelerle bir şey üretmek... Çizmek de gerekmez. Bir kalemin yanına bir kutuyu koyup ‘bu benim kalbimi temsil ediyor’ dediğiniz zaman o bir sanat işine dönüşür zaten. Seans içerisinde bu kalbin bize ne dediğini, ne ifade ettiğini, kalbin hangi parçalardan oluştuğunu vs. konuştuğumuz zaman daha üç boyutlu bir şeye bakıyor oluruz. Bu hissi verebilecek her türlü materyali sanat terapisi içinde kullanabiliriz.
Kişinin sanatsal becerilerinin bir önemi var mı?
Kesinlikle yok. Estetik kaygı gütmüyoruz. ‘Bu güzel’ ya da ‘bu çirkin’ yorumlarından kaçınırız. Söylediğiniz kaygı insanların çoğunda var. Çünkü sanat ve yaratım unuttuğumuz diller aslında bizim. Hepimizin içinde var. Ama çocukluğumuzda var olan yaratıcılığı zaman içerisinde ya baskılıyoruz, ya kullanmıyoruz ya da unutuyoruz. “Ben çöp adam bile çizemem”, benim de zamanında söylediğim bir şeydi. Fark ettim ki öğrenilen bir şey aslında. Yeniden öğrenilebilen, hatırlanabilen bir şey. Bisiklete binmek gibi. Aslında orada sanat terapistinin varlık sebeplerinden biri de o. Sizin yerinize yaratıma ve malzemeye hâkim olan, sizin bocalamalarınıza yardımcı olacak, size destekleyecek biri var orada.
Peki mindfulness nasıl devreye giriyor?
Şu anın içinde ne yaşadığımın, beş duyumla içeriye giren hangi bilgiler olduğunun bilincinde olarak yaşamak anlamına geliyor mindfulness. Bu derin farkındalığı, bu gözlemleme yeteneğini kazanmak için meditasyon yapabilirsiniz, spor yapabilirsiniz, yemenize dikkat edebilirsiniz veya sanatla bu alışkanlığı edinebilirsiniz. Tıpkı diğer araçlar gibi, mindfulness temelli sanat terapisinde de sanat, mindfulness becerisini geliştirebilmeniz için bir araç olarak kullanılıyor. Siz mesela elinize bir boya kalemi aldınız, önünüzde bir kâğıt var. O kalem kurşunkalemse farklı çizer kâğıdı, gazlı kalemse farklı bir ses çıkarır, vs. Bunların hepsini fark ederek bir şeyler yapmak, o gözlemleme becerisini geliştirmenizi sağlar. Bir de sanatın kendi içerisinde bir öğretme becerisi var. Bakayım hangi renkler beni çekiyor şu an, o renkleri süreyim kâğıda bakalım neler olacak… Birkaç tane renk yan yana geldiğinde benim için ne ifade ediyor… O an ürettiğiniz şeyden yola çıkarak sizin mindfulness yolculuğunuza dair bilgi edinebilirsiniz. Bazı malzemeleri kullanmak size iyi geliyordur. Bazı malzeme sizi zorluyordur, acaba neden zorluyor? O malzemenin hangi özelliği sizin için ne ifade ediyor? Ve bu eşzamanlı olarak sizin mindfulness yolculuğunuzda da bir anlam ifade ediyor olabilir mi diye bakabilirsiniz.
Mindfulness temelli sanat terapisi programında grup çalışmalarının ve bireysel çalışmaların farkı nedir?
Bireysel çalıştığınız zaman terapist ve siz varsınız. Size o alanı tuttuğu zaman, o size iyi gelen bir tutuş biçimiyse, aranızdaki etkileşim iyiyse ve güven uyandırıyorsa, orada daha kolay çözülebilir, birtakım şeyleri fark edebilirsiniz. Görülüyor muyum ya da söylediklerim gizli kalacak mı kaygılarına girmeden, sadece kendinizi ortaya koymayla ilgileniyor olabilirsiniz. Kendimi daha iyi tanımak istiyorum, derinleşmek istiyorum diyen biri için bireysel çalışma daha doğru olabilir. Ama farklı ihtiyaçları olan biri için, örneğin insanlarla bir arada olmaya, iletişim ya da ilişki kaygıları gibi konularda çalışmaya ihtiyacı olan biri için grup çalışması çok ideal olur. Çünkü grup içerisinde bambaşka bir dinamik oluşuyor ve terapist o grubu bir araya getirip kurduktan sonra gruptaki üretim de çok güçlü olabiliyor. İnsanlar bazı şeyleri örnekleyebiliyorlar, ifade ettiklerinde yeni farkındalıklar geliştirebiliyorlar.
Mindfulness çalışmaları psikolojide en çok hangi sorunlarda destekleyici oluyor?
Birçok yapılmış araştırma var literatürde. Ama diğerlerinden daha fazla şu konuda destek oluyor diyebileceğimiz bir araştırma yok. Genel olarak mindfulness daha anlayarak yaşamamıza yardımcı oluyor. Kim olduğumuzu, nasıl bir hayat sürdüğümüzü, insanlarla nasıl iletişim kurduğumuzu ve iletişim kurarken neyi niye yaptığımızı daha iyi anlamamızı sağlıyor. Çünkü bizleri birer gözlemci yapıyor. Ama bu gözlemci her zaman alışık olduğumuz gözlemciden biraz farklı; daha yargısız bir gözlemci. Daha kabullenici, daha şefkatli. Sadece olanı gören… Ben içimdeki o yeteneğe kavuştuğum zaman hayatımdaki her şeyde gözlemleme gücümü kullanabiliyorum. Ve o farkındalık bana kendi duygu ve davranışlarıma dair bir seçim şansı getiriyor. O zaman da hayatı daha özgür yaşayabiliyorum. Bilinçaltındaki bazı şeylerin liderliğinde gitmiyor, artık ben onun farkına varabiliyorum ve dur diyebilirim kendime; başka türlü davranmayı seçeceğim... O seçim şansı geliyor önüme.
Peki gözlemleyerek fark ettiğimiz şeyden hoşlanmadıysak ama onu değiştiremiyorsak ne yapacağız?
Şahane bir soru. Benim kendi içimde de çok sorguladığım bir şey bu. Mindfulness yargısız olmayı savunur. Şefkatli olmayı, kabullenmeyi, olanı olduğu gibi görmeyi… Mindfulness’ın içinde beğenmemek yok. Eşgörü var. Yani yaşadığımız her duruma, karşılaştığımız her insana eşit mesafede durabilmek. Bunun içinde kendi hâllerim de var; beni çok üzen, kıran, asla görmek istemediğim bir insan da var. Hayatımı çok zorlaştıran patronum da var. Onlara karşı pasif olacağım demek değil bu. Her zaman aktif olacağım, sınırlarımı koruyacağım. Sadece tepkimi alelacele ve o anki duygumun girdabına kapılmış bir şekilde değil, nefes alarak ve ‘bu insan şu anda bende neyi tetikliyor, bu bende nasıl bir tepki ortaya çıkarıyor, buna göre mi davranacağım yoksa başka türlü tepki vermeyi mi seçeceğim?’ sorularına bakarak vereceğim. Bu seçimi gözlemleyerek yapmaktan bahsediyor mindfulness. Yoksa tabii ki insanız, tam yargısızlık mümkün gözükmüyor en azından şu an benim algımda. Ama o beğenmeme hâlini fark edip, nasıl da somurttuğumu ya da başım ağrıyana kadar o duyguyu içeride nasıl sıkıştırdığımı, kafamda aynı senaryoyu tekrar tekrar nasıl döndürdüğümü fark edeyim… Gidip bir bardak su içeyim. Kendimi beğenmemeyi de kabul edeyim. Bu beğenmediğim ama yaptığım şeyi de kabul edeyim. Tamam. Böyle oldu. ‘Bir dahaki sefere şöyle yaparım’ ya da ‘keşke şöyle olsaydı’ da yok. Şu an bununla kalabilir miyim? An’da kalmak çok zor bir şey...
An’da kalmakla akışta kalmak aynı şeyler mi?
Bence aynı şeyler değil. Ama kesinlikle birbiriyle örtüşen şeyler. Çünkü bir akış var, onun her bir ‘an’ı var. Ben anda olduğum zaman buradayım, akışı düşünmüyorum ama bir yandan da bir nehirdeyim ve aşağı doğru akıyorum… Çırpınarak kendimi nehrin kenarına ya da karaya atmaya çalışmıyorum. Nehrin içindeki akıntı bazen çok hızlı, bazen çok yavaş. Bazen kayalık oluyor, kenarından geçiyorum, bazen o kayaya çarpıyorum canım yanıyor. Bunların hepsini fark etmek, anda olmak bence. O nehrin içinde başka yere gitme çabasında olmadan bedenimin akmasına izin vermek de akışta olmak aslında.
Bloğunuzdaki mindfulness günlüklerinizi çok sevdim. Şöyle bir cümle var: “Her günüm şu ana kadarki ömrümün en güzel günü. Bunu söyleyecek rahatlıktaki kalbime, nasıl oluyor da eksik hissettirebiliyor sevgili zihnim?” Kalp ve zihin hep mi ayrı şeyler söyler? Neden aynı şeyi söylemeleri bu kadar zor? Ya da zihnimiz bizi sabote mi ediyor?
Benim kalbimle zihnim bazen çok farklı şeyler söylüyor ama hep öyle değil. Ama öyle olduğu zamanlar oluyor, o da içsel bir dualite. Kıstırılmış bir hâl getiriyor bu. Tek bulduğum çıkış yolu, ikisi çakışıyorsa birini seçeceğim… Kararımı ya kalp ya da zihinden alacağım. İkisini de aynı anda mutlu edemeyeceğim. Zihni eskiden daha sabotajcı gibi görüyordum ama aslında zihnim de beni çok seviyor, kalbim de. Zihin sadece farklı bakıyor. Bazı şeylere kalbin daha geniş baktığını düşünüyorum. Zihin daha kapalı bir yerden baktığı için, bir bakıma kendi duvarları içinde “at gözlüğü” ile baktığı için, arkadaki alternatifi göremediği için korkuyor. Ve panikliyor. Duvarın kendi gördüğü kısmına beni geri getirmeye çalışıyor. Öbür tarafa gidersen şöyle olabilir böyle olabilir… Ya da eleştiri getiriyor: Beceremedin, olmadı, bu senin yapabileceğin bir şey değil zaten, buraya geri gel… Ama kalp o kadar geniş bakıyor ki. Geçenlerde Kurtlarla Koşan Kadınlar’a tekrar bakmak istedim bir eğitim için. Diyor ki kitapta; vahşi doğamızla, içimizdeki bilgeyle, aslında benim şu an bahsettiğim “kalp”le yaşadığımız zaman, sanki yıldızların olduğu gökyüzü gibiyiz ve binlerce gözümüz var. Binlerce alternatifi hissedebiliyoruz. Başka bir gözle görüyoruz. Ama zihin öyle değil. Dolayısıyla ikna etmeye zorlamadan, zihnin yapısının da bu olduğunu kabul ederek, yine eşgörüyle zihnime “bekle” diyorum sadece. Ben şu anda bir şey hissediyorum ve bakmak istiyorum bunun arkasında ne var… Bunu mesela sanat bana öğretti. Tuvalin önüne geçtiğimde zihin diyor ki, “Güzel bir kuş çiz. Şöyle havalı bir şey olsun, tüyler kondur üstüne filan...” Ama kalbim diyor ki, “Şu kırmızıyı al, şu kocaman fırçayla sür bakalım ne çıkacak.” Zihin diyor ki “Hayır! Tuvali mahvediyorsun! Saçmalama!” Diyorum ki bir dur... Alıyorum fırçayı ve o kırmızıdan bir alev çıkıyor mesela, o bir ateşe dönüşüyor. Ve zihnim diyor ki “Aaa haklıymışsın, çok güzel oldu.” Zihnim bunu göre göre bana daha çok güvenir oldu. Hâlâ korkuları, kaygıları var ama artık benimle eskisi kadar savaşmıyor. O da bence ‘mindfulness’la gelişen bir beceri. O farkındalık hâli zihni eğitiyor ve güvenini derinleştiriyor.
Zihni biraz ehlileştiriyor diyebilir miyiz?
Evet, zihnin de potansiyeli bence ona bahşedilenden daha geniş. Zihne de kendi potansiyelini öğretiyor mindfulness. Korkuların ötesine bir bakış açısı olduğunu öğretiyor. Belki ehlileştiriyor, belki onu da vahşileştiriyor. Belki o kalpten dinlemek, kalpten (içgüdü, sezgi de diyebiliriz) hareket etmek zihnin de vahşi potansiyeline ulaşmasına yardımcı oluyor. Sanat terapisinde buna yaratıcı güç ya da yaratım diyoruz.
Evde kaldığımız süreç birçok insan için çok zor oldu. Çünkü birçok kişi ruhunun derinliklerindeki problemlerini gördü, gün yüzüne çıktı bunlar birer birer. Sizin bu dönemde en çok karşılaştığınız konular neler oldu?
Ev, kendimiz olabildiğimiz bir yer. Etrafımızdaki her şeyi kendi istediğimiz gibi şekillendirebildiğimiz bir yer. Kitap okuyan biriysem evimde bol kitap oluyor, kitap olan bir yerin görsel algısı bile kitap olmayan bir yerden farklı oluyor. Enerjisi de farklı oluyor. Karanlık seviyorsanız, panjur, iki kat perde, altına tül yapabiliyorsunuz. Işık seviyorsanız hiçbiri olmuyor. Bu iki farklı odanın güneşi ve ay ışığını alışı bile farklı oluyor. Bunlar da aslında bizim iç dünyamızı yansıtıyor. Depresif hissediyorsam perdeleri çekerim. Ama daha dışadönük ve enerjik hissediyorsam perdeler açılır. Dolayısıyla evde olmayı zorlaştıran travmatik bir durumumuz yoksa, bu dönemi nasıl geçirdiğimiz, kendimizi oyalamak için nelere döndüğümüz, ne izlediğimiz, oturup mindful bir şekilde üzerine düşünülebilecek şeyler. Çünkü kendimizle ilgili bize bilgi verebilecek şeyler.
Benim bu dönemde en çok rastladığım şeylerden biri, ilişkilerin nasıl dönüştüğü oldu. Hem çift, hem arkadaşlık, hem de aile ilişkileri. İş yerinde görüşme zorunluluğu ortadan kalktığında kimleri aramak istediniz? Veya o alanı özlediniz mi? Ailenizle veya evi paylaştığınız kişiyle hep bir arada olmak nasıldı? Çünkü bu her sabah işe gitmek ve akşam üç saat birbirinizi görmekten farklı. Farklı bir çıplaklık var, karşılıklı her hâlinizi görüyorsunuz. Diğer bir konu da insanların içe dönerek kendini sorguladığı, birçok işin sanal yapılabildiğinin görüldüğü, dolayısıyla ‘o trafiği neden çekiyorum, ben bu şehirde mutlu muyum?’ sorularının geldiği bir dönem olması... Koşuşturmacanın içinde düşünmeye fırsat bulamadığımız içe dönüş sorularını gündemimize taşıdık. Terapi seanslarına da bu tür şeyler gelmeye başladı. Planlar, programlar, organizasyonlar ortadan kalkınca… Evet bilgisayar başında yine çalışıyorum ama bilgisayarımı kapatınca bir anda evimdeyim, kendi alanımdayım. Kendimleyim. Başlıyor insan düşünmeye bazı şeyleri…
Bir şiir kitabınız var ve blog yazılarınızda da oldukça güzel bir yazı diliniz olduğu dikkatimi çekti. Yeni kitap çalışmalarınız, projeleriniz var mı?
Teşekkür ederim. Çok isterim bir şiir kitabım daha olsun. Ama başka bir kitap projem var, sanat terapisi üzerine doktora yapıyorum, bitmek üzere artık. Tezimi kitaplaştırmak istiyorum, sanat ile ifade edilen eşgörü üzerine hazırladım tezimi. Bir de sanat terapisi ile ilgili daha kaynaksal bir kitap hayalimiz var bir grup arkadaşımla. Çünkü Türkiye’de çok ihtiyaç var bu tür bir kaynağa.
Bana mindfulness’ın alanı çok dişil bir alan gibi geliyor. Geliştiricisi bir erkek olsa da, iş dünyası gibi çok maskülen alanlarda kullanılıyor olsa da… Meditasyon, yoga gibi alanlarda ise ağırlıklı olarak kadınlar var. Siz ne düşünüyorsunuz?
"Çok keyifli bir yere geldik (gülüyor). Aslında biz buna mindfulness diyoruz Batı dünyası olarak ama en azından 2500 yıldır Budizm’de uygulanan bir yöntem. Evet onu Batı dünyasına taşıyan bir erkek. Maskülen enerjinin yoğun olduğu alanlarda kullanılıyor. Belki orada bazı eksik kalan, feminen diye tabir edilen özellikleri o alanın içine katmaya mı yardımcı oluyor diye sordum ben de şimdi kendime… Daha feminen bir şey mi mindfulness? İlk içimden çıkan cevap, evet aynen! Ama bunu nasıl ifade edebiliriz diye bir düşündüm şimdi…
Eril tarafımız hep analiz eder, dişil ise akışta olan taraftır ya; oradan yola çıkarak sordum aslında…
Tamam, şimdi daha iyi oturdu soru bende. Evet, bizi dişil tarafımızla iletişime geçiren bir şey mindfulness. Çünkü dişil tarafta kabul var, yargısızlık var, kapsayıcılık var, olanı olduğu gibi kucaklayabilme becerisi var… Daha eril tarafta olanlar, dişil tarafta olanları ‘çok duygusalsın’ diye eleştirirler ya... Brené Brown’ı biliyorsunuzdur; onun bir araştırmasının en önemli bulgusu, güçlü ve cesaretli olabilmek için zayıf ve incinebilir olma hâlinin eşzamanlı olduğudur. Siz incinebilir olmayı kabul etmeden, analitik tarafınızı da tam olarak yaşayamazsınız. O yüzden bence mindfulness bu alanları bir araya getirebilmemize, daha bütüncül olabilmemize de olanak sağlayan bir beceri bence.
Günümüzde erkeklerin bu konulara ilgi göstermeye başlaması benim aklıma şöyle bir şeyi de getiriyor: Her ne kadar insana yatırım olarak görülse ve iş dünyası gibi maskülen alanlarda verimlilik artışı gibi konulara hizmet ediyor olsa da, bu ilgi ataerkilin dönüşmeye başladığına işaret ediyor olabilir mi?
Ataerkil dönüşmek zorunda kaldı, o noktaya geldi. İvmesi nasıl olacak, nasıl bir hızla dönüşecek onu bilmiyorum ama kadınların güçlenmeye başladığını hissediyorum, görüyorum, kendi içimde de yaşıyorum bir kadın olarak. Bu beni çok yüreklendiriyor. Aynı şekilde feminen tarafıyla barışan erkekler de görmeye başladım. Bu da bence önemli bir kanıt bunun için. Bir yerde dönüşmek zorunda. Çünkü bu kadar ataerkille yönetilen dünyanın geldiği yer açık.
Birçok şeyin çok hızlandığı ama tadına varılmadan es geçildiği, dünyanın, toprağın unutulmaya başlandığı bir hâle geldik. Onu yeniden hatırlayan, toprağa dönen, doğanın bize anlatmaya çalıştığı şeyi duymaya çaba sarf eden insanlar hep vardı ama şimdi daha çok ortaya çıkmaya başladılar. Ama bu hızla ve hemen olacak bir şey değil elbette. Ataerkil düzen çok ciddi savaşacak bunun olmaması için. Bugüne kadar o savaşı başarıyla götürdü ama artık anaerkil tarafın da eskiye göre çok daha farklı bir donanımla geliyor olduğunu görüyorum ve umutlanıyorum. Ben görür müyüm bu hayatta bilmiyorum ama oraya doğru gidiyor olduğumuzu hissediyorum ben de. Dünyanın buna ihtiyacı var.

Uzman Klinik Psikolog Şeyma Çavuşoğlu kimdir?
Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’ni bitirdikten sonra, Koç Üniversitesi’nden Psikoloji lisans derecesini aldı. Ardından La Salle Ünivesitesi’nde (Philadelphia, ABD) Klinik Psikoloji alanında yüksek lisans yaptı. Lesley Üniversitesi’nde (Cambridge, ABD) Yaratıcı Sanat Terapileri alanında doktora programını tamamladı. 2009’dan beri yazmaya devam ettiği bir blogu ve bir şiir kitabı bulunuyor.












