Haber kapak görseli
Genel
16 dk okunma süresi
HELLO!

Sanatı süs değil, tasarımın özü olarak gören bir zihin: Fahrettin Aykut

Davetlerin değil, anların insanı; kalabalıkların çağrısından çok, bir filmin beklenmedik anda açtığı kapıya kulak veren bir yolcu. Algısını 7/24 açık tutarak izleyen, dinleyen ve sezgileriyle dünyayı okuyan bu duruş, onu görünür olmaktan ziyade derinleşmeye yaklaştırıyor. Bağımsız ritmiyle, dışarıdan dayatılan akışlara değil, kendi iç temposuna sadık bir yaratıcı…

Röportaj: Rana Korgül

Fotoğraflar: Pınar Gediközer

Yıllardır turizm mimarlığında olan bir tasarımcı Fahrettin Aykut. Onunla tanışıklığımız eskiye dayanıyor. Hillside, Yazz Collective, Club Marvy, Nayu gibi birçok markanın başından beri var olan biri. İşin yönetimini sanatla yapıyor ve sanatla tasarım yapıyor. Bu sene 2026 yazına ciddi bir marka daha ekleniyor, Selimiye’den. Tüm mekanlarında sanat ve tasarım giydirmesi yapıyor.

Bu da onu ve projelerini farklı ve çizginin dışında gösteriyor. Yıllardır turizm markaları yaratan bir tasarımcının sanat yönetimine geçip sanatla birlikte tasarımı eşzamanlı götürmesi ve sanat aklı ile tasarım yapıyor olması aslında çok olası bir şey değil. Dünyada var ama Türkiye’de örneği çok yok. Şu sıralar kişisel sergisine hazırlanan Fahrettin Aykut ile hem Çukurcuma’daki tasarım ofisinde hem de Taksim’deki yeni galerisi Faar Gallery’de bir araya geldik. Aykut ile yaptığımız bu söyleşi; onun mimarlık, tasarım ve kavramsal yaklaşımını göz önünde bulundurarak hem yaratıcı süreçlerini hem de kişisel vizyonunu ortaya koyuyor. Bugüne dek gerçekleştirdiği projeleri; turizm mimarlığındaki kurucu rolünü, sanat–tasarım yönetimini ve uluslararası sanat hattını görünür kılıyor.

HELLO!: Bu sene mesleğinizde kaçıncı yılınız? Yıllar akıp geçiyor…

Fahrettin Aykut: 1996 yılında ilk serbest işim olan Zebra Reklam Ajansı’nı yaptım. Dolayısıyla yaklaşık 30 yıl geride kalmış görünüyor.

HELLO!: Sizi bugüne kadar mimar ve iç mimar kimliğinizin yanı sıra tasarımcı yönünüzle tanıdık. Son dönemde ise sanatla ilgili iş birlikleriniz dikkat çekiyor. Sanatla nasıl bir geçmişiniz var?

F. Aykut: Belki klasik olacak ama çocukluğumda çok resim yapardım. İlkokul ve devam eden dönemlerde yarışmalar derken adeta kağıt kalemle geçmiş bir çocukluğum oldu. Sonrası MSÜ Akademi yıllarımda müzik ve performans işlerine yönelik birçok çalışma yapma fırsatım oldu. Müzisyenliğim, klasik bir enstrüman–orkestra ilişkisinden çok alternatif sanatlara yönelik olarak gelişti ve dönemin 2/5 BZ ve Zen gibi alternatif performans grupları ve birçokları ile çalıştım. Akademide okumanın en büyük avantajı, okulun eğitim sisteminin sanat ağırlıklı bir algıya dayalı olmasıydı. 80 ve 90’lı yıllarda kapıları tüm gün açık atölyelerde dönemin tüm sanat tasarım hareketinin başrol oyuncularına tanıklık ettik. Yani tasarım algım hep bu yönde çalıştı ve kavramsal düşünmeyi günlük davranış haline getirdim. Herhangi bir mekandaki her türlü objeler topluluğunu diğer anlamları ile hissetmeye alıştım ve bunu tasarımda kullanma üzerine çalıştım. Bugün bunun yansıması olarak yaptığım işlerde hep etkin bir enstalasyon ifade yöntemi kullanıyorum…

HELLO!: Mimarlık ve sanat arasındaki diyalog tasarım pratiğinizde nasıl şekilleniyor?

F. Aykut: Nedensellik ve kavramsal düşünce teknikleri üzerine uzun zamandır çalışıyorum. Bu, aslında 1990 yılında yurtdışı eğitimim sırasında karakalem ile kırmızı bir sandalye tasarlamamı istedikleri gün başladı. Güzel tasarımdan çok doğru tasarımın peşine düştüm. Öncelikle ilk prensibim, tasarladığım bir alanın her parçasının neden orada olduğunun hesabını vermek oldu. Sadece güzel olacağını düşünerek yapmanın düşük bir durum olduğunu düşünüyorum. Resim yapmak gibi düşünün; resimde bir tuval üzerindeki tüm öğeler birbiriyle ilişkilidir, çıkış referansı rastlantısallık olsa bile. Tasarımda üründen mekana ve oradan bina ve yapılara kadar her şey bir sanat kompozisyonu gibi algılanmalı. İkinci önemli kısım ise şudur: Sanatçı aklı, görünmeyen alanla ilgilenir; onun için bir nesnenin genel kabul gören temsiliyetinden çok daha öte anlamlar vardır ve onları referans alır. Ben de yapacağım bir mekanın alanına gittiğimde hemen içine girmem; önce onu yaşayan bir organizma olarak görür, alt anlamlara ulaşmaya çalışır ve sadece yazarım. Hikayeleştirmek ve onun bir metinle anlatılır hale gelmesini sağlamak gibi. O yüzden orada onlarca yıldır yaşayan bireylerin kapısını çalarım; çoğu kez ağaçların, kuşların, oradaki köftecinin belki de…

HELLO!: FAAR Concept’in yaklaşımında mimarlığın yalnızca bina tasarlamak olmadığını, aynı zamanda sanat ve hacim arasındaki ilişkileri kurmak olarak tanımlıyorsunuz. Bu çok katmanlı bakış açısını biraz açabilir misiniz?

F. Aykut: Yaklaşık on yıldır üzerinde çalıştığım bir sanat platformum var Beyoğlu’nda. Galeri demek istemiyorum. Sanatçılar bana tasarım konusunda çok şey öğretti geçen on yıl içinde ve çok güzel deneyimler yaşadım. Olaya salt stil olarak bakmanın ötesinde içerik ve tema yaratmak üzerine yürüdüm. Örneğin Yazz Collective’i tasarlarken bir çuval kireç ve kesilmiş bir PET şişe ile günlerce mekanı, oradaki kayalar ve ağaçlar ile konuşarak yerinde toprağa çizdim. Sonra rölövesini alıp kağıda geçirdik. Defalarca sahilden açılıp denizden seyrettim. Orada binlerce yılda oluşmuş bir organizma var ve biz de onun bir parçasıyız. Benim için yapılmış, bitmiş bir resmin içine fırça ile dalmak kadar sorumluluk gerektiren bir durum bu. O yüzden o alana bir resim gibi davranmak, kendimizi de bir ressam gibi görmek gerekir. İkincil durum ise sorunuzla ilgili olarak “Duvar için sanat mı, sanat için duvar mı?” meselesi. Ben uzun zamandır sanatçı aklıyla düşünen biri olarak tasarım yapıyorum. Örneğin yine yaptığım bir mekanda, orada yıllar evvel ölmüş, kurumuş bir ağacı kesmedim ve hemen arkasındaki bir duvara onun olası gölgesini bir sanatçı arkadaşım ile çalıştık.

HELLO!: Hillside Fethiye’den Yazz Collective’e, Club Marvy’den Nayu’ya… Türkiye’de bugün ‘ikonik’ olarak anılan pek çok turizm markasının en başından beri içindesiniz. Sizce bir turizm markasını zamansız kılan şey mimarlık mı, hikaye mi, yoksa deneyimden süzülen bir tasarım aklı mı?

F. Aykut: Bu benim en büyük şansım oldu diyebilirim; çok güzel insanlarla çalışma fırsatı buldum öncelikle. Hikaye dediğimiz kısım çok önemli. Herkesin çevresinde toplandığı bir öykü yaratmak, sonra gelen insanları bu öykünün etrafında toplamak… Bu olmadan sürdürülebilir bir marka yaratılamaz. Ve bu sayede belki de son on yılda ülkemizden çıkan, yerel iki elin parmaklarından az markaların büyük bir kısmında yaratımın içinde bulundum. Sorunun kısa cevabı: Güzel bina, güzel mekan değil; doğru ve arkası kuvvetli bir ‘doğru hat’.

HELLO!: Yıllardır turizm mimarlığında çalışan bir mimar tasarımcı olarak işin yönetimini sanatla yapmayı seçtiniz. Sanatla düşünerek tasarım yönetmek, klasik proje yönetiminden sizi en çok hangi noktada ayırıyor?

F. Aykut: Yapacağım her şeye, öncelikle alt anlamlarını düşünerek bakıldıkça fark edilen bir kompozisyon yaratmaya çalışıyorum. Tüm mekanı bir enstalasyon alanı olarak görüyorum. Giriş kapısında karşılaştığınız bir davranışla, mekanın içinde ara ara tekrar karşılaştığınızı fark ediyorsunuz; tıpkı bir David Lynch filmi gibi. Bu yaklaşım işi çok derinleştiriyor. Tasarımcı açısından da adeta bir film yönetmeni gibi hareket etmemizi sağlıyor. Hiçbir şeyi salt beğeni dürtüsüyle yapmam. Beğeni global bir tehlikedir. Bizi bu yönetilen alandan çıkarıp dışarıdan bakmamızı sağlayacak tek araç sanattır.

HELLO!: Türkiye’de çok sık rastlamadığımız bir pozisyondasınız: Hem sanat yönetmeni hem mimar hem de tasarımcı olarak aynı anda düşünen bir isim. Bu üç rolün çatıştığı değil, beslendiği anlar sizin için ne zaman başlıyor?

F. Aykut: Hepsi birbiriyle çok ilintili aslında. Ama sanatçı ile tasarımcıyı ayıran en önemli süreç, yaratım anındaki referanslardır. Sanatçının tek görecesi kendisidir; ama tasarımcının onlarca bağlı olmak zorunda olduğu hüküm vardır. Burada ortak nokta şudur: Mesela Jean Nouvel bir işinde otopark tasarımı yaparken, insanların kapıdan geçtikten sonra arabalarıyla nasıl bir davranışla yönlendiklerini anlamak için arka stop lambalarını uzun enstantaneli bir kamerayla görüntüleyerek çizgiselleştirip zemine aktarmıştır. Bu, bir yandan fotoğraf sanatı gibi de okunabilir. Ya da bir göl üzeri yapısında, gölden gelen yansımaları soyutlayarak binanın üzerine işlemek gibi… Birçok şekilde birleşebilir konu; yani sanat aklı ile tasarım aklı.

HELLO!: Turizm projeleri genellikle ‘konfor’ ve ‘işlev’ üzerinden okunur. Siz mekanlarınıza güçlü bir art & design katmanı ekliyorsunuz. Misafirin mekanla kurduğu duygusal bağda sanat nasıl bir rol oynuyor?

F. Aykut: İnsanların dekorasyon ya da mimari, tüm yapısal figürlerle kurdukları ilişki artık yeni yüzyılda biçim değiştirdi. Salt estetik stil ve benzeri kuramlar adına, gelenekselleşmiş bir biçimde duvarların üzerine bezenen lambri ve mermerler anlamını yitirdi. İnsanlık artık daha çok sebebini anladığı ya da onda iz bırakacak derin düşünceler peşinde. Yaşamdan, mekandan beklenti artık her haliyle bir deneyim. Dolayısıyla çok güzel işçilikle yerine konmuş bir mimari ürünün salt estetik hali yetersiz kalıyor. Onun içerik ile yönetilmesi gerekiyor.

HELLO!: Proje üretim sürecinizde ‘mekanın hafızası’ nasıl bir rol oynuyor? Mekanların geçmişini ve deneyimlerini önemsediğinizi söylüyorsunuz. Bu kavram tasarım sürecinizi nasıl şekillendiriyor?

F. Aykut: Her nesnenin bir enerji hafızası vardır. Ben buna alanların DNA’sı diyorum. Bu yüzden FAAR’ın açılımı Fahrettin Aykut Area Responsibility, yani alan sorumluluğu. Yıllarca bununla dövüştüm diyebilirim. Çünkü yıllarını geçirip yaşlanmış bir alanın hafızası, toplumsal bir sorumluluk alanıdır. Oraya yenilemeye gelen kişiler bunu yok sayamaz. Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin aydınlarına yıllarca ev sahipliği yapan Taksim Etap Marmara Oteli’nin altındaki pastanenin, yıllar sonra kapanıp adeta Londra’dan sokaktan koparılıp getirilmiş bir İngiliz brasserie’si şeklinde dekore edilmesi ve üstüne üstlük oradan geçen yüzlerce aydınımıza dair tek bir kareye dahi yer verilmemesi… Buna yurtdışında izin verilmiyor. Ben Londra Mayfair’deki galerimi restore ederken adeta sınavdan geçtim ve sadece yapısal faktörlere bakmadıklarını fark ettim. Anı değerleri kuşaktan kuşağa taşınır, çoğalır ve büyür. Bunlar için şehirler ve mekanlar çoğu kez tek araçtır.

HELLO!: Bir mekan tasarlarken izleyicinin veya kullanıcının deneyimini nasıl hayal edersiniz? Mimarlığın, kullanıcıyla kurduğu duygusal ve deneyimsel bağ üzerine neler düşünüyorsunuz?

F. Aykut: Biz aslında çoğu kez bir film yönetmeni gibi davranırız. Yönetmen, iki saatlik o deneyimde izleyicinin aklına girer, içinde dolaşır adeta ve onu yönetir. Biz de tasarımcılar olarak aynı sorumluluk alanına sahibiz ve bu çok önemsenmesi gereken bir durum. Düşünsenize, “Bu kapıdan girip burada oturacak, buradan yürüyecek ve bu şekilde uyuyacaksınız” diyoruz ve insanlar onlarca yıl bizim yaptığımız bu yapının içinde bunu yaşamak zorunda kalıyorlar. Dolayısıyla konuyu ‘güzel, büyük antre’ ya da ‘harika koridor’ olarak değil; oraya giren kişiyi ve ne yaşayacağını, demografik yapısına kadar tüm sosyokültürel şartlar üzerinden bir davranış bilimi yönetim sahası olarak görmek gerekir. Her yönüyle… Çoğu kez tasarımcı kendi egosu ile karşı taraf arasında kendine yenilir. İkisi arasındaki denge çok önemli. O yüzden okul binası gibi tasarlanmış apartmanlar ya da müze gibi tasarlanmış oteller görebiliyoruz.

HELLO!: İşinizde hız, kalite, bütçe ve operasyon kaçınılmaz gerçekler. Sanatı bu kadar merkezde tutarken ticari gerçeklerle dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

F. Aykut: Sanat da her şey gibi bir üretim mekanizmasıdır. Öncelikle yapmak istediklerim üzerinden sanatçılarla serbest görüş paylaştığım bir platformum var Taksim’de. Eski Kemancı mekanı… Yıllarca müzisyen olarak davul çaldığım bu mekan, yıllar sonra bana bu şekilde geri geldi. Orada her şey oluşuyor ve sanatın ulaşılabilir olma haline doğru yürüyoruz. İnanın, bir duvara anlamsız bir şekilde kapladığımız mermere harcadığımız parayla, hem sanatçı hem biz mutlu olarak oraya sanatsal bir doku koymayı becerebiliyoruz. Aslında sanatın galerilerle sıkışmış ticari pazarından öte, Bauhaus dönemi sonrasında ortaya çıkan eylem sahaları gibi, kişiyle her an karşılaşabileceği alanlara ihtiyacı var artık.

HELLO!: Bugün geriye dönüp baktığınızda, sizi farklı kılan şeyin ‘iyi tasarım’dan çok nasıl düşündüğünüz olduğunu söyleyebilir miyiz?

F. Aykut: Çok kısa bir cevapla evet… Yaşamımda iki sorunun peşinde koştum: “Ne?” ve “Nasıl?”. “Nasıl” kolay bir cevap alanıdır; uzun, kısa, parlak, mat, kırmızı, mavi… Ama “Ne” sorusunun cevabı bizi “Neden”e götürür. Yani neden uzun, neden kırmızı gibi… “Ne” sorusunun cevabını vermeden hareket etmiyorum.

HELLO!: Proje teması oluşturma yaklaşımınızı, “Tema önce form sonra gelir” diye tanımlıyorsunuz. Bunu somut bir örnekle anlatabilir misiniz? Tema ve form ilişkisini özellikle bir projeniz üzerinden açabilir misiniz?

F. Aykut: Yıllar önce yaptığım ve ilk işim kabul edilen Zebra Reklam Ajansı’nda, değerli tasarımcı Ali Gürevin’in geldiğinde “Ben bir araba garajı kiraladım” demesiyle süreç başladı. Sonrasında Ali’nin tasarım dilini betimleyecek unsurlar ve garaj olguları birlikte yürüdü. Oranın garaj hali ile Ali çok uyuşuyordu. Ali, tasarımlarında endüstriyel malzemeleri işliyordu ve sonuçta sadece şeffaf ondulinlerle ayrıştırılmış mekanlarda oluşan, garaj kimliği adeta olduğu gibi duran son derece yalın bir mekan yarattım. İkinci önemli işim ise Galatasaray Adası Hillside Spa projesiydi. On beş günüm vardı ve tüm mekanı deniz kumu ile doldurarak, sadece tül perdelerle bölerek Boğaz’ın ortasında çıplak ayakla dolaşılan bir sahil yarattım; denizin bana verdiği ilhamla… Club Marvy’de ise Ege’nin tüm mitolojik ve yapısal zanaatlarını işlemek üzerine hareket ettik. Örneğin tüm alanları neredeyse dökme mozaikle kapladık zemin malzemesi olarak.

HELLO!: Çevre ve doğayla ilişki, pek çok projenizde belirgin bir tema. Tasarımda sürdürülebilirlik ve doğayla diyalog sizin için ne ifade ediyor? Özellikle Yazz Collective gibi projelerde doğanın mekanla kurduğu ilişkinin altını çiziyorsunuz…

F. Aykut: Doğa vardı, biz sonradan geldik. Onları dinlemek zorundayız. Yazz Collective’in plan yapısını belirleyen şey de orası oldu; yani mevcut kayalar, zeytin ağaçları vb. Bir tane dal kesmeden yaptım orayı ilk sene. Bazen yakındaki bir yerleşke, bazen arka koydaki bir antik yapı ya da yaşanmışlıklar veya zanaatlar, belki de bölgede yerel olarak devam eden tüm kültürel faktörler… Hepsi tasarım için birer referanstır.

HELLO!: 2026 yazında Selimiye’de hayata geçecek yeni projede, tüm mekanın art & design giydirme ile ele alındığını biliyoruz. Bu projede sanatı bir ‘ek’ değil, ana omurga olarak düşünmek nasıl bir tasarım süreci gerektirdi?

F. Aykut: Kesinlikle bu sefer çevre peyzaj tasarımında dahi sanatçılarla çalışıyoruz. Bir kapıyı bile geçit olarak addediyoruz. HELLO!: Yıllarca güçlü turizm markaları yarattıktan sonra sanat yönetimine doğru evrilen bir çizginiz var. Bu geçiş bir kopuş mu, yoksa başından beri sizi buraya getiren doğal bir yol muydu?

F. Aykut: Aslında buna yeni bir başlangıç demek daha doğru olur. Her iki birikimi de birlikte kullanacağım yeni bir dönem ve bu yeniden doğuş projemde çok heyecanlıyım.

HELLO!: Sizce İstanbul ve Londra sanat ortamları, üretim biçiminizi nasıl farklı şekillerde besliyor?

F. Aykut: Çok farklı… İstanbul, büyük zenginlik ile yoksunluğu birlikte yaşayan, çok eski bir şehir, modern sanat adına. Dünya adına sanat başkenti olabilecek bir kültürel çeşitlilik var bu şehirde; her köşesinde… Onlarca farklı kültüre ev sahipliği yapmış. Düşünün, 1400’lü yıllara gidelim; bugün arabayla beş dakikada geçtiğimiz Karaköy, tarihin en önemli limanlarından biri ve sol tarafta Doğu Roma, sağ tarafta Ceneviz ve kuzeyden Osmanlı Beyliği şehri almak için yanaşmış… Onlarca farklı dilin, dinin, mezhebin bir arada olduğu bir şehir hayal edin. Bunun DNA’sı yok olmaz. Londra ise kuvvetli, başat bir modern kültür yönetim platformu ve adeta bir sahne. Sanat cirosu çok yüksek bir kent. Kültür ve sanatın yönetiminde çok başarılı ve bunu sürdürülebilir bir yönetim alanı olarak çok iyi yönetiyorlar. Dolayısıyla düşündüğüm yer Beyoğlu; ifade olarak Londra ve İstanbul diyebilirim.

HELLO!: Londra’daki galeriniz ve uluslararası sergi trafiğinizle birlikte FAAR Gallery Taksim de İstanbul’da yaşamaya devam ediyor. Biraz her iki galerinin sergi programından bahseder misiniz?

F. Aykut: Aslında farklı eylem sahaları. Taksim mekanı, sanat adına multidisipliner bir eylem sahası. Eski Kemancı döneminden gelen enerjiyi ifade eden performanslardan sergilere kadar, mekanın büyüklüğüyle birlikte birçok sanat dalına açık bir alan. Londra’daki galeri ise Mayfair’de, daha klasik galeri yapısında bir mekan. Her iki mekanda gerçekleşen farklı sanat eylemlerini karşılıklı çalıştırmak istiyorum. Mesela bu ay, benim küratörlüğümde ‘Ballet Mécanique’ isimli, 1924 yılında çekilmiş ve ilk bağımsız sanat filmi olarak kabul edilen bir filme atfedilen bir karma sergim var; ardından bunu Londra’ya götüreceğim.

HELLO!: Mimarlık kökenli biri olarak kişisel art & design sergisine hazırlanıyorsunuz. Bu sergide izleyici Fahrettin Aykut’un hangi tarafıyla karşılaşacak: mimarın disiplini mi, sanatçının sezgisi mi?

F. Aykut: Güzel soru… Çok kısaca söyleyebilirim ki her ikisi de. Ama kavramsal yaklaşımı olan bir sergi olacak.

HELLO!: Önümüzdeki yıllarda Fahrettin Aykut’un odağında mimarlıktan çok hangi kavramlar olacak? FAAR’ın ve sizin kişisel vizyonunuzun geleceğine dair planlarınız neler?

F. Aykut: Türkiye ile Batı arasında köprü olacak şekilde, dünyanın başkentlerinde çoğalmak diyebilirim. Sanat, kültürlerarası bir aracı. Mesela; Osmanlı İmparatorluğu’nun sanat bakışının, bilindiğinden çok daha ötede bir noktada olduğunu anlatmak adına bir çalışma içindeyiz. Sokak kıyafetlerine kadar uzanan bir anlatı bu. Sanat, kültürler arasında birleştirici bir araç ve çok önemli bir araç. Özellikle zanaat ve sanat ilişkisi içinde, yerel üretimleri çağdaş sanat unsurlarıyla ele almak üzerine hareket ediyorum.

HELLO!: Mimariye dönersek, tasarımlarınızdaki estetiğin arkasındaki motivasyonu açıklar mısınız?

F. Aykut: Çok şey var, aynı anda hareket eden… Ama en büyüğü sezgi. Sezgilerim yıllar içinde çok gelişti ve her şeyi onun altında toplamayı başardım. Tasarımı belirleyen onlarca faktör var ama çatının sezgi olması hali, yeni çağda önemli bir ayrıştırıcı durum. Böylelikle beni yanlış etkilemeye çalışan kanılar, yargılar, dogmalar, tüm algısal saldırılar ve yanılsamalar, sezgi eleğim sayesinde büyük bir filtreden geçiyor.

HELLO!: Bir mimar ve konsept yönetimi yapan tasarımcı olarak kendi rafine çizginizi projelerinizde nasıl hayata geçiriyorsunuz?

F. Aykut: Duyarlılık, egoyu sıfırlama, karşıyı tam dinleme, coğrafya ile arkadaş olma ve yerinde yapma… Bunlar benim projelerimin beş prensibidir. Bu doğrultuda proje nerede olursa olsun, yörenin malzemelerini naif üretim teknikleriyle kullanırım. Neredeyse her şeyi kendim tasarlayıp yaptırırım; birkaç sandalye ve benzeri hariç. Mevcut ekolojiyi koruyup, üzerine ona uygun ilaveler yaparak ilerlerim. Malzemeleri ve geçişleri adeta bir aile düzeninde yönetirim. Her şeyin DNA’sını düşünerek hareket etmeyi tercih ederim.

HELLO!: Daha çok turizm ve restoran ağırlıklı çalışıyorsunuz. Neden tercih ediliyorsunuz?

F. Aykut: Bir şekilde 90’lı yıllarda başlayan turizm sektöründeki projelerim beni bu yöne itti. Zaman içinde burcum olan Yay’ı sağlam şekilde besleyen yüzlerce seyahat ve harika insanlarla kurulmuş dostluklarım oluştu. Bu sayede hâlâ turizm alanında çalışmaya devam ediyorum. Sürekli kıyılarda dolaşıyor olmam da cabası elbette…

HELLO!: İmza attığınız tüm projelerde tasarım kadar sanat da ön planda diyebiliriz. Sanat, mimarlık anlayışınızda neden bu kadar önemli bir role sahip?

F. Aykut: Sanatı mimarlıkla aynı anda ve birlikte yönetmek adına bir oluşum kurdum. FAAR Gallery ile sanat ve sanatçının ürün yönetimini eşzamanlı yapmayı hayal ediyorum. Şu an elimdeki projeleri bu şekilde gerçekleştiriyoruz. Yani sanatı bir dekor unsuru olmaktan çıkarıp, ana tasarım referansı ve hatta işin büyük parçası haline getirmeyi amaçlıyorum. Bununla mimarinin gereksiz, yapısal ve süse dayalı olmayan unsurlardan kurtulacağı kanaatindeyim. “Duvar için sanat değil; sanat için duvar” tasarlıyorum.

HELLO!: Tasarım ile sanat zihninizde nasıl birleşiyor ve nasıl ayrılıyor?

F. Aykut: İkisi aynı anda birlikte hareket ediyor ve hiç ayrılmıyor. Aslında yaratım içgüdüsü ve yaratım algısı, göreceleri dışında, zihinde her alanda aynı şartlarda hareket eder. Sanatla tasarımı ayıran şey, yaratıcılık adına görecelerdir. Yoksa kimya aynı kimya. Sanatta görece kişiye aittir ve sadece kişiseldir. Mimari ve iç mimaride ise onlarca görece vardır. Ben görecelerimi oluştururken sanat algı ve yöntemlerini elden hiç bırakmıyorum.

HELLO!: Müzik ile iç içesiniz. Myth of Drum projenizden yola çıkarsak, yerel müzik mirasının modern dünyada yeniden anlam kazanmasında müziğin rolünü nasıl görüyorsunuz?

F. Aykut: Bir süredir üzerinde çalıştığım Myth of Drum projemde, sadece Anadolu’nun geçmişi; Bektaşilik öncesi, Şamanlık ve tüm ritüeller üzerine yaptığımız ‘progressive jazz’ çalışmaları, o kadar beklemediğim bir tepki aldı ki Batı’nın bugün hâlâ benden beklediğinin kendileri değil, ‘ben’ olduğunu görüyorum. Ülkemizin zenginliğini kullanmak ve anlamak adına Anadolu’yu karış karış gezen Batılı aydınlara karşın, Doğu’nun farkına orada yapılan bir sanat bienalini gezerken varan büyük şehir insanının, taleplerinden kurtulduğunu düşünüyorum. Bugün özellikle rap müzik gettolardan ana sahneye çıkmıştır. Zamanında benim de mimarlıkla beraber yürüttüğüm müzisyenlik hayatımda, özellikle içinde olduğum 2/5 BZ, Zen ve Baba Zula grupları yerellik üzerine son derece önemli işler çıkardılar; ama genel siyasi evrim içinde çoğalamadan yürüdüler. Evet, müzik hâlâ okumanın neredeyse yok olduğu dünyamızda bilince çok hızlı dokunabilme kabiliyetiyle, yerel üretim bilinci için en hızlı lokomotif silahtır kanaatimce. Müzik sadece ruhun gıdası değil, aklın tüm alanlarını yöneten nefis bir kimyasaldır. Yerel değerlerin modernle olan ilişkisinde ve mimarlıktan sanata Türkiye’nin kendi çizgisini oluşturmasında bugün müzisyenlere çok büyük görev düşüyor.

HELLO!: Fahrettin Aykut iş dışında neler yapıyor? Hayatı nasıl yaşamayı tercih ediyor?

F. Aykut: Her şeyi takip eden bir yapıda, inovasyon kompleksimi yenmek üzerine sürekli kendimi yenilemeye çalışıyorum. Bunun için sosyal hayatımın tamamı bunun üzerine şekilleniyor. Davetlerin adamı değilim. Onun yerine bazen bir film, insanı olduğu yerden alabiliyor. 7/24 algımı açık tutup izlemeye ve dinlemeye yönelik yaşıyorum.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo