Haber kapak görseli
Genel
11 dk okunma süresi
HELLO!

Sessiz ama güçlü ruh Nilüfer Yıldırım: “Tek bir mesaj vermek yerine bir atmosfer yaratıyorum”

Özgürlükle bağlılık arasındaki dengeyi arayan, insanı olduğu gibi kabul eden Nilüfer Yıldırım; derin, sezgisel ve sabırlı bir sanatçı. Resimleri gibi kendisi de yüksek sesle değil, yaklaştıkça açılan biri...

Röportaj: Rana Korgül

Fotoğraflar: Çetin Araç

Nilüfer Yıldırım’ın resimleri, ilk bakışta bir manzara hissi uyandırırken, yaklaştıkça insanın iç dünyasına açılan sessiz bir coğrafyaya dönüşüyor. Grafik tasarım ve sanat tarihi eğitimiyle şekillenen görsel dili, bugün soyutla figüratif arasında nefes alan, yoruma açık yüzeylerde hayat buluyor. Milano, New York ve İstanbul arasında geçen yılların bıraktığı izler, onun resimlerinde mekandan çok duygu ve ritim olarak beliriyor. Yıldırım, tek bir hikaye anlatmak yerine izleyicinin kendi iç sesini yerleştirebileceği boşluklar bırakmayı tercih ediyor. Merkür Galeri’deki solo sergisi ‘Human Landscapes’, insan ilişkilerinin akışkanlığını, yalnızlık ve birliktelik arasındaki kırılgan dengeyi görünür kılan bir duygu topografisi sunuyor. Bu röportajda sanatçının sezgisel üretim sürecini, insan manzaralarına dönüşen resimlerinin ardındaki düşünsel ve duygusal katmanları konuşuyoruz.

HELLO!: Hikayeniz nasıl başladı?

Nilüfer Yıldırım: Kendimi bildim bileli içsel dünyamı kendi dilimde ifade etme yolunda renkler, form ve dokuların ön olanda olduğu bir yaratım sürecindeyim. Bu yolda hikayem 2006 yılında İtalya’da grafik tasarım ve sanat tarihi okuma kararım ve oraya taşınmamla daha somutlaştı. Estetik hep hayatımın içindeydi fakat Milano’da bambaşka bir görsel dil ve duyarlılıkla karşılaştım. Çocukluğumdan beri resim yapıyordum ama sanat tarihi ve grafik tasarım eğitimi, içimde zaten var olan merakı büyüttü, derinleştirdi. Grafik tasarım hocamın teşvikiyle kendi estetik sezgimi ifade edebileceğim yollar aramaya başladım. Resim bu arayışın doğal devamı oldu.

HELLO!: Sanat ve tasarım arasında duran bir mesleğiniz var. Resme yönelmenize ne sebep oldu?

N. Yıldırım: Benim pratiğimin özü resim ve çağdaş sanat. Grafik tasarım geçmişim var, evet... Ancak onu bir meslek alanı olarak değil; bana kompozisyonu, dengeyi ve biçim kurmayı öğreten bir temel olarak görüyorum. Üretimlerim hiçbir zaman o alanda kalmadı; grafik tasarım benim için yalnızca bir başlangıç, bir altyapıydı. Bugün yaptığım işlerde o altyapının izleri var, özellikle form kurma duyarlılığında. Çünkü benim için form, yüzeydeki her şeyin taşıyıcısı. Ama resim, tasarımdan çok daha derin bir yerden geliyor. Daha içsel, sezgisel, sınırları olmayan bir alan. Kısacası resme yönelmem bir tercih değil, doğal bir akıştı. Bu alan özellikle soyut ile figüratif arasında kalan o geçirgen bölgede nefes alıyor; ne tam olarak temsil eden ne de tamamen çözülen bir yer. Bu aradalık, benim için duygunun form bulduğu, sezginin görünür hale geldiği bir alan...

HELLO!: Neden çiziyorsunuz? Ne anlatmak istiyorsunuz?

N. Yıldırım: İnsan olmanın karmaşık, akışkan, bazen tanımsız hallerini görünür kılmak istiyorum. Tek bir duygu ya da hikaye üzerine kurulmayan, daha çok bir atmosfer ve titreşim taşıyan yüzeyler yaratmak ilgimi çekiyor. İzleyicinin kendi deneyimini yerleştirebileceği boşluklar bırakmak benim için önemli. Ben resme bakarken kendi içimle karşılaşıyorsam, izleyenin de kendi iç sesini duyabileceği bir alan açmak istiyorum.

HELLO!: Merkür Galeri’deki solo serginiz ‘Human Landscapes’ fikri ilk olarak nasıl ortaya çıktı? Sergiyi şekillendiren ana duygu ya da görüntü neydi?

N. Yıldırım: ‘İnsan Manzaraları’ sözcükleri aklıma ilk düştüğünde, zihnimde tek bir görüntü belirmedi. Daha çok bir iç coğrafya hissi vardı; tıpkı bu serideki işler gibi, ne tamamen figüratif ne de bütünüyle soyut. Uzun zamandır figürasyonla soyutlama arasındaki o belirsiz alanla ilgileniyorum; insanın ruh haline, ilişkilerine ve çağdaş yaşamın akışkan duygularına dair titreşimler tam da o arada ortaya çıkıyor. Bu nedenle serginin adı da belirli bir figüre işaret eden net bir tanım yerine, daha ucu açık ve geçirgen kalsın istedim. Bu düşünce Milano’daki atölyemde Miart’a hazırlanırken iyice berraklaştı. Fuar programına dahil edilen stüdyo ziyaretim sırasında bir küratör işlerden birine bakıp, “Bu kadar çok insan figürü olmasına rağmen bana yalnızlığı çağrıştırıyor” dedi. O cümle, figürlerin tek tek kim olduğundan çok, birlikte yarattıkları duygunun daha görünür olduğunu bana yeniden hatırlattı. Çünkü bu resimlerde hem soyut insan formları var hem de gün batımı, dağ silueti ya da şehir dokusunu çağrıştıran mekansal izler. Yani içsel bir topografya ile dışsal bir manzara aynı yüzeyde nefes alıyor. Bu ikili yapı birleşince ‘Human Landscapes’ tam yerine oturdu: İnsan ilişkilerinin akışkanlığına, yalnızlık ve birliktelik arasındaki ince salınıma ve serinin soyut–duygusal alanına işaret eden bir başlık.

HELLO!: Soyutla figüratif arasındaki bu belirsiz alan sizin için neden bu kadar cazip? Bu ikilikle çalışmanın size açtığı yaratıcı alanı nasıl tanımlarsınız?

N. Yıldırım: Soyutla figüratif arasındaki o belirsiz alan beni cezbediyor; çünkü tam anlamıyla tanımlanmamış: Akışkan, değişken, yoruma açık. Bu ikilik, insan deneyiminin de doğasına çok yakın geliyor bana. Bu gri bölgede üretmek, duygunun ve algının sabitlenmediği, nefes aldığı bir yüzey açıyor. Bu aralık sezgisel ve düşünsel bir alan. Figürün sınırları çözülürken soyutlama ortaya çıkıyor; soyutlama yoğunlaştığında insan formu tekrar beliriyor. Bu gelgit hali benim için çok yaratıcı çünkü resim tek bir yöne kapanmıyor. Aksine sürekli açılıyor, çoğalıyor, sorular üretiyor. Netlik yerine olasılığı seviyorum. Ve ben bu aradalığın sunduğu özgürlükte kendimi en çok buluyorum ve ifade ediyorum.

HELLO!: Eserlerinizde bağlantı fikri çok merkezi. İki kimlik, iki insan ya da bir benliğin kendi içindeki ilişkileri… Bu temanın kişisel hayatınızdaki ya da gözlemlerinizdeki karşılığı nedir?

N. Yıldırım: Bağlantı benim işlerimde yalnızca görsel bir kurgu değil; insan olmanın en yalın ve aynı zamanda en karmaşık hali. İnsan dediğimiz şey tekil değil; birbirimizin içinde çoğalıyoruz, birbirimize dokunuyor ve karışıyoruz. Hiçbiri bütünüyle ayrı değil, hiçbiri tam anlamıyla birleşmiş de değil. Bu aradaki titreşim beni ‘enterese’ ediyor. Bu seride figürler bireysel bir portreden çok, ortak ruh hallerinin farklı ritimleri. Bir atmosferin içinde yan yana duruyorlar; bazen birbirine yaklaşıyor, bazen çözülüyor, bazen de birbirinin gölgesine karışıyorlar. Her figürün taşıdığı duygu başkasıyla temas ettiğinde farklılaşıyor, yeni bir hal alıyor. Ne tamamen figüratif ne de bütünüyle soyut olan bu bedenler, bence çağımızın ruhunu taşıyor: Bağımsızlıkla bağlılık, yalnızlıkla birliktelik arasındaki o kırılgan denge. Figürler benim resmimde tek tek bireyler değil, görünmez bağların oluşturduğu akışkan bir yapı. Kimi zaman yaklaşan, kimi zaman uzaklaşan ama daima birbirinin alanını dönüştüren varlıklar. Ve bütün bu alan bana şunu söylüyor: Bu figürler, insan olmanın ortak titreşimlerini taşıyan bir toplu ruh hali; hem birbirimizde kaybolduğumuz hem de birbirimizde bulunduğumuz bir manzara…

HELLO!: İşlerinizde daha çok hangi konulara odaklanıyorsunuz?

N. Yıldırım: İşlerimde insan deneyiminin duygusal ve psikolojik hallerini araştırıyorum. Beni en çok soyutla figüratif arasındaki o belirsiz alan çekiyor. Ne tamamen temsil eden ne de bütünüyle çözülen bir yer… Bu aralık bana insan halinin doğasını hatırlatıyor: Akışkan, geçirgen, zamana göre değişen. Resimlerimde tek bir hikaye kurmaktan çok, bir atmosfer ve titreşim yaratıyorum. Yakınlık–mesafe, birliktelik–yalnızlık, bağımsızlık–bağlılık gibi dualiteler işlerin alt katmanında sürekli dolaşan alanlar. Benim için bu geçirgen yüzey hem bir iç manzara hem de bir dış manzara gibi. Beden ve duygu birbirine karışıyor, bazen beliriyor, bazen de çözülüyor. Kısacası işlerimde sabit bir konu değil, insana dair çoğul ve değişken haller var. Bir duygu topografisi; bir beden gibi, bir manzara gibi. İkisi arasında nefes alan bir yer.

HELLO!: Peki eserlerinizde saklı anlamlar var diyebilir miyiz?

N. Yıldırım: Evet, işlerde saklı anlamlar var diyebiliriz ama bu anlamlar tek yönlü ya da sabit değil. Ben resim yaparken tek bir mesaj kodlamıyorum; daha çok bir atmosfer yaratıyorum. Figürlerin belirmesi, çözülmesi, mekanla eriyip karışması… Tüm bunlar izleyicinin kendi bakışıyla tamamlanabilecek alanlar. Her katman bir iz, bir duygusal yoğunluk, bir ihtimal taşıyor. Bence anlam resmin içinde olduğu kadar izleyenin içinde de oluşuyor. Ben bir tohum bırakıyorum, o tohumun neye dönüşeceği izleyenin deneyimiyle şekilleniyor…

HELLO!: İnsan ilişkilerinin kimi zaman net, kimi zaman parçalı ya da bulanık görünmesini resimlerinizde nasıl somutlaştırıyorsunuz? Bu bulanıklık sizin için ne ifade ediyor?

N. Yıldırım: Benim için bulanıklık, bir belirsizlik değil; tam tersine olasılık alanı. İnsan ilişkileri gibi: Kimi zaman net, birbirine yakın ve tanımlı; kimi zaman parçalı, birbirine değen ama tam olarak birleşmeyen; kimi zaman da sisli, geçişken ve çok katmanlı. Bu hali resimde somutlaştırırken figürü ne tamamen görünür kılıyorum ne de yok ediyorum. Kenarlar çözüldüğünde bir temas başlıyor ve figür mekana karıştığında başka bir duygu açılıyor. Bu bulanıklık, benim için iki şeye işaret ediyor: Birincisi, ilişkilerin hiçbir zaman tek bakışla anlaşılabilir olmaması; ikincisi, her yakınlığın içinde bir mesafe ve her mesafenin içinde de bir yakınlık taşıması. Yüzeydeki silinmiş izler, üst üste binen geçişler, yarı görünür figürler hep bu durumu yansıtıyor. Ben de tam bu geçişlerde duygunun şekil değiştirdiği o incelikli sınırda üretmeyi seviyorum.

HELLO!: Renk paletiniz bu seride biçimsel ve duygusal bir dil kuruyor. Renkler sizin için bir duygu haritası mı, yoksa kompozisyonu taşıyan yapısal bir araç mı?

N. Yıldırım: Bu seride renk benim için yapısal bir araç ve de başlı başına bir duygu alanı. Formu kuran şey renk ama aynı zamanda duyguyu taşıyan da o. Bir renk diğerinin yanında belirdiğinde ritim değişiyor; iki ton yan yana geldiğinde atmosfer tamamen farklı bir hal alabiliyor. Bu yüzden kendimi çoğu zaman bir ‘colorist’ olarak tanımlıyorum. İki rengi yan yana getirip aralarındaki titreşimi izlemek, ufak bir müdahalenin resmin tüm hissini nasıl dönüştürdüğünü görmek, üretim sürecinde beni en çok besleyen şeylerden biri.

HELLO!: Uzun yıllar New York’ta yaşamış olmanız, Milano’da eğitim almanız… Farklı şehirlerin ritmi ve kültürü bu serginin üretim sürecine nasıl yansıdı?

N. Yıldırım: Farklı şehirlerde yaşamak benim için yalnızca coğrafya değiştirmek değildi; ritim, bakış ve duygu değiştirmekti. Milano, İstanbul ve New York birbirinden çok farklı tempolara sahip. Bu üç şehir ve deneyimin bıraktığı iz, bugün işlerimin duygusal ve yapısal dilini belirleyen önemli bir katman.

HELLO!: İzleyicinin eserlerle kendi hikayesini ilişkilendirmesini amaçlıyorsunuz. Bugüne kadar aldığınız izleyici geri dönüşlerinde sizi en şaşırtan ya da en çok etkileyen yorum ne oldu?

N. Yıldırım: Tek bir yorumdan ziyade, aynı resmin farklı insanlarda bambaşka anlamlara dönüşmesi beni en çok etkiliyor. Benim için yara gibi görünen bir formu, kimi izleyici vazodan çıkmış bir çiçek olarak okuyor; bir figür hissi taşıyan yapıyı başkası kentsel bir manzaraya benzetiyor. Bu çeşitlilik, resmin tek bir duygu değil, birçok duyguya alan açtığını gösteriyor ve bu, benim için çok değerli. Belki de beni en çok etkileyen şey, izleyicinin kendi duygusunu, kendi deneyimini tuvale iliştirebilmesi. Ben resimde bir atmosfer kuruyorum ama o atmosfer tek anlam üretmiyor; her bakan kendi iç manzarasını içine yerleştirebiliyor. Yorumun kendisi kadar, o yorumun açtığı iç konuşma da benim için kıymetli; çünkü anlam çoğu zaman orada doğuyor.

HELLO!: ‘Human Landscapes’ten sonra sizi nasıl bir yaratım dönemi bekliyor? Soyut–figüratif ekseninde yeni bir yönelim ya da başka temalar üzerine çalışma planınız var mı? Yakın gelecekte sizden neler göreceğiz?

N. Yıldırım: ‘Human Landscapes’, benim için tamamlanmış bir dönemden çok, açılmış bir alan. Bu serinin genel çerçevesi muhtemelen gelişerek devam edecek; çünkü soyut ile figüratif arasında gidip gelen o yer, artık kendime ait kıldığım bir zemin. Değişmez olan bu: İki uç arasındaki geçirgenlik, belirme ve çözülme hali. Ama bu zeminin içindeki yönelimler sabit olmayabilir. Bazen daha cesur ve yoğun renklerle, bazen de daha sakin ve minimal tonlarla çalışıyorum. Kimi zaman daha büyük yüzeyler beni çağırıyor, kimi zaman da daha küçük ve yoğun işler. Deneysel biriyim; üretirken karar veriyorum, süreç beni nereye götürüyorsa orayı takip ediyorum. Bu yüzden geleceği şimdiden tanımlayamam. Tek bildiğim, ‘Human Landscapes’in açtığı alanın hâlâ büyüdüğü ve ben o büyümeyi stüdyoda, renklerin ve formların beni yönlendirdiği yerlerde keşfetmeye devam edeceğim.

HELLO!: Ne kadar güzel bir yol! Peki, sizin için yaratmak ne anlama geliyor?

N. Yıldırım: Benim için yaratmak, sezgisel bir keşif halidir. Sıfırdan bir şeyin belirmesi, yalnızca o ana özgü bir görüntünün oluşması hâlâ bana çok büyülü geliyor. Hiçbir zaman “Şu resmim çok güzeldi, benzerini tekrar yapayım” diye düşünmedim. Çünkü üretimim tekrar değil, anla ilişkili. Her seferinde yeni bir başlangıç, yeni bir duyuş. Yaratmak benim için geçmişe dönmek değil, o anda kalmak. İçimde beliren duygu neyse, malzemenin beni götürdüğü yer neresiyse onu tuvale aktarmak. Dolayısıyla yaratım; sezgisel ve de tamamen ana dair; bir planı takip etmekten çok, içimde beliren akışı izlemek.

HELLO!: Sanatın en önemli yönü nedir? Düşüncenizi öğrenmek isteriz…

N. Yıldırım: Benim baktığım yerden sanatın en önemli yönü, hem kişisel hem de kolektif bir alana dokunabilmesi. İnsanın kendisi ve başkaları ile kurduğu bağı görünür kılabilmesi… İzleyiciyi ana, kendi iç manzarasına ve duygularına bakmaya davet eden bir alan açması. Ve bunu hiçbir şey dayatmadan yapması önemli. Ben izleyiciyi yönlendirmek değil, özgür bırakmak istiyorum. Kendi hikayesini resme taşıyabilmesini, kendi duygusuna tercüman bulabilmesini... Çünkü sanatın gücü bence burada: Anlamın tek bir noktada değil, izleyiciyle kurduğu karşılaşmada çoğalmasında. En sade haliyle söylemek gerekirse; sanat benim için bir duyguya dokunma biçimi. Bir resim titreşim yaratıyorsa, orada gerçek bir temas var demektir.

HELLO!: Hayat felsefeniz nedir? Hayatı nasıl yaşamayı tercih ediyorsunuz?

N. Yıldırım: Hayatı mümkün olduğunca anda kalarak yaşamayı önemsiyorum. Fazla plan, fazla beklenti olmadan kendi iç sesime kulak vererek yaşıyorum. Bende alan açan, derinliği besleyen şeylerin peşindeyim. Deneyime değer veren biriyim. Bu yüzden zaman içinde farklı şehirlere taşındım, yeni insanlarla tanıştım, farklı ritimlerin içinde yaşamayı seçtim. Ama aynı zamanda yalnızlığım da çok kıymetli benim için. Denge, benim için temel bir değer: Yapmak kadar durmak, konuşmak kadar susmak, kalabalık kadar yalnızlık da hayatımın bir parçası olmalı. Kısacası, kendi içimle bağlantıda kaldığımda hayata daha açık, daha merakla yaklaşabiliyorum. Ve o merak hali, beni hem insan olarak hem de sanatçı olarak ayakta tutuyor. En çok da kızım sayesinde yaşamı daha yumuşak ve daha farkında olarak kavramayı öğreniyorum.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo