
Sessizliğin içinde yükselen sesler Canan Ergüder, Ahsen Eroğlu, Serhan Erbaş
“İnsanın saygı duyduğu, beraber eğlenebildiği insanlarla çalışması öğrenmenin kapısını her zaman açık bırakıyor.”
Röportaj: Sinem Kın
Fotoğraf: Sezer İsmail Şentürk
Styling: Ali Arısoy
Serhan Erbaş Styling: Eylül Melis Er
Saç: Mustafa Akgül
Makyaj: Burcu Taş
Video: Ahmet Taymi, Turan Böcek
Fotoğraf Asistanı: Batu Tatar, Alı Tola
Styling Asistanı: Gönül Soyçeri, Tuğçe Oğuz
Saç Asistanı: Enes Sakızcı
Makyaj Asistanı: Güney Çakır
Hilton İstanbul Bosphorus’a teşekkür ederiz.

Bazen en yüksek ses, hiç duyulmayan olur. ‘Sükût’, tam da bu yerden konuşuyor. Canan Ergüder ve Ahsen Eroğlu’nu projeyi kabul etmelerine iten nedenlerden biri, tam da bu... Bir de genç yeteneklere değer katmak... Henüz yolun başında; ama ne istediğini çok iyi bilen genç bir yönetmen: Serhan Erbaş. Mezuniyet projesi olarak başlayan bu hikâye, kısa sürede yalnızca bir film değil; güçlü bir ekip, ortak bir duygu ve derin bir yüzleşme alanına dönüşüyor. Canan Ergüder ve Ahsen Eroğlu gibi iki güçlü oyuncunun bu projede buluşması ise tesadüf değil; hikâyenin yarattığı etki, hepsini aynı noktada bir araya getiriyor. Aile, geçmiş ve suskunluk üzerine kurulan ‘Sükût’; yalnızca izleyiciyi değil, oyuncularını da dönüştüren bir deneyim. Çünkü bazen susmak, anlatmanın en ağır biçimi. Ve bazı hikâyeler ancak o sessizliğin içinden doğuyor. Üç başarılı isimle nostaljik bir atmosferde, Hilton İstanbul Bosphorus’ta buluşuyoruz.
HELLO!: ‘Sükût’ güçlü bir hikâyeye sahip. Senaryoyu ilk okuduğunuzda sizi en çok etkileyen şey ne oldu?
Canan Ergüder: Evet, gerçekten ‘Sükût’un çok çarpıcı bir hikâyesi var. Genel olarak güçlü anlatımından çok etkilendim ama sanırım beni en çok etkileyen şey, anne karakterinin kendini sessizlik içinde ifade etmesi oldu.
Ahsen Eroğlu: Aslında senaryoyu okuduğumda etkilendiğim tek bir unsur yoktu. Bir bütün olarak anlatılmak istenenin çok güçlü bir olay örgüsü içinde, kısacık bir hikâyede ele alınması beni en etkileyen şey oldu. Neredeyse uzun metraj film etkisi bırakan bir kısa film oluşu.
HELLO!: Bu projeye “Evet” demenizde en belirleyici unsur neydi? Hikâye mi, karakter mi, yoksa ekip mi?
A. Eroğlu: Serhan’ın bu konuda başarısı çok büyük. Böyle bir ekibi bu senaryoyla ikna etmesi çok uzun sürmezdi zaten; ancak hepimizi bir araya getirip senaryoyu doğru kanallar aracılığıyla profesyonel bir şekilde ulaştırması, film sürecinin tamamının bu kadar büyük bir ekiple başarıyla sonlandırılması takdire şayan. Bunların dışında, bir istismar konusunu annenin suskunluğu üzerinden anlatıyor olması, dramatik çatışmayı fazlasıyla güçlendiriyor. Filmdeki her karakterin yüzleşme vaktinin olduğu, halı altına süpürülerek gizlenen acı geçmişin ortaya çıktığı bu hikâye beni bütünüyle etkiledi demek yerinde olur.
C. Ergüder: Benim için en belirleyici unsur öncelikle hikâyeydi. Sonra da yönetmenimiz Serhan’ın azmi ve ikna ettiği oyuncular oldu.

HELLO!: O zaman Serhan’a dönelim. ‘Sükût’ fikir olarak nasıl ortaya çıktı? Bu hikâyeyi anlatma ihtiyacı nereden doğdu?
Serhan Erbaş: Birincil iletişim aracımız konuşmak olmasına rağmen, bir insanın tercihli veya tercihsiz olarak bundan mahrum kalması fikri çok anlatmaya değer bulduğum ve beni heyecanlandıran bir durumdu. Fiziksel bir suskunluk metaforuyla sessizlik üzerine bir hikâye anlatırken; manevi olarak sessiz kalındığına inandığım konuları ele almak da başlangıcın olmazsa olmazıydı. Böylelikle ‘Sükût’ doğmuş oldu.
HELLO!: Filmin senin için ayrı bir önemi var, mezuniyet projen. Öğrencilik projesinin kısa sürede bir filme dönüşmesi nasıl bir süreçti? Hikayenin çıkış noktası neydi?
S. Erbaş: ‘Sükût’un yolculuğu öyle büyülü oldu ki; bir öğrenci projesi olarak yola çıktığımızı unutuyorum zaman zaman. Geriye baktığımda, hatırladığım en net şey, hikayesine tüm kalbiyle inanan genç bir çocuk. Bence bu fikrin kısa bir sürede hayat bularak bir filme dönüşmesini sağlayan yegane şey buydu; inanç. İnanmak, yolumun çıkış noktası olurken; inandırabilmek ise yolumu süsleyen şeydi.
HELLO!: İlk kısa filminde Canan Ergüder, Merve Dizdar ve Ahsen Eroğlu gibi üç başarılı oyuncuyu oynatmayı nasıl başardın? Sence onları etkileyen neydi?
S. Erbaş: Bu bir araya geliş benim için gerçekten büyük bir şans. Her biriyle yollarımızın kesişmesinin öyle tatlı hikayeleri var ki… Hatırladıkça gülümsüyorum. Bence hepsini etkileyen ortak şey, öncelikle hikayeydi. Bunu çokça kez kendi aramızda da konuştuk. Bunun yanı sıra cesaretim ve kararlılığımın önemli bir payı olduğunu düşünüyorum. Elbette bu isimlerin bir araya gelmeleri fikrinin de onları heyecanlandırıp bu yolda yürümek için önemli bir motivasyon sağladığına inanıyorum.

HELLO!: Filmde nasıl karakterleri canlandırdınız?
C. Ergüder: Ben filmde ağır bir travma atlatmış, dört çocuğun annesi Neyran’ı canlandırdım. Bu karakterin en büyük özelliği, sessizlik yemini etmiş olması.
A. Eroğlu: Feyruz, evin büyük kız çocuğu olarak yetişmiş, evdeki şiddete kardeşlerinden çok önce maruz kalarak büyüyen, bu acıya da daha fazla katlanamayıp evden ayrılan ve yetişkinliğe adım atmasıyla da yarattığı imkanlarını kullanıp kardeşlerinin velayetini almak için yıllar sonra eve geri gelen genç bir kadın.
HELLO!: Serhan, ilk filminde hem yönetmen koltuğunda oturuyorsun hem de kamera önündesin. Oyuncu ve yönetmen kimliğini aynı projede yürütmek zorladı mı?
S. Erbaş: Zorladığım anlar kesinlikle oldu. Çünkü yönetmen koltuğunda reji veren bir konumda otururken, kamera önünde ise reji alma ihtiyacı duyuyorsun. Bence bu zorluğa rağmen yine de çok şanslıydım. Çünkü hem ne istediğimi çok iyi bilip benimle aynı dili konuşan bir teknik ekibim vardı hem de harika oyuncularla sahneyi paylaşıyordum. Canan, Ahsen ve Merve; üçü de sahnede partnerlerine müthiş konfor sağlayan oyuncular. Bu yüzden benim için zor olabilecek birçok şey kolaylaştı. Her biri beni daha rahat hissettirmeye ve işi daha yukarı taşımaya yönelik hareket etti. Haliyle bu, hem benim için zorlukları kolaylaştırdı hem de bir oyuncu olarak onlardan çok şey öğrenmemi sağladı. Bu açıdan çok müteşekkirim.

HELLO!: Karakterinizi oluştururken özellikle üzerinde çalıştığınız bir duygu ya da detay oldu mu?
A. Eroğlu: Her karakterin çalışma süreci farklı oluyor benim için. Feyruz’u anlamak için çok da uzağa gitmemek gerek sanırım. Bu tür bir aile yapısı içinde mücadele eden, başaran/başaramayan birçok genç kadın var. Feyruz, evet oldukça şanslı bu konuda, dışarıdan öyle görünmese de. Ama nice Feyruz’ların, Mesut’ların hikayesini duyuyor, dinliyoruz. Çok üzücü olmakla beraber kendi sağduyuma da güvenerek projeye adım atmış oldum.
C. Ergüder: Hayır, özel bir şeye çalışmadım. Sadece çevremi çok iyi dinlemeye odaklandım. Ve çevremin etkisini yüzüme yansıtmaya.
HELLO!: Sette yönetmen Serhan mı daha baskındı, yoksa oyuncu Serhan mı? İkisi arasındaki dengeyi nasıl kurdun?
S. Erbaş: Aslında genel olarak ikisi arasında doğru bir denge bulduğuma inanıyorum. Ama set özelinde bir seçim yapmam gerekirse; oyuncu Serhan biraz daha baskındı diyebilirim. Çünkü setten önce ekibimle aylar süren ve birçok potansiyel krize çözüm ürettiğimiz bir hazırlık aşaması sonrasında, onlara çok şey emanet ederek sette oyunuma odaklanmayı önceliklendirdim. Ama iki tarafın da olması gerektiği kadarıyla hakkını verdiğime inanıyorum. Kamera önüyle arkası arasındaki geçiş, ekibim ve rol arkadaşlarım sayesinde benim için olabildiğince pürüzsüzdü.
HELLO!: Film oldukça yoğun bir atmosfere sahip. Çekim sürecinde sizi en çok zorlayan sahne hangisiydi?
C. Ergüder: Beni en çok zorlayan sahne, karakterin sonunda geçmişiyle yüzleşip kendini affedememesiyle beraber gelen çığlığını duymamız gereken sahneydi. Burada, birkaç senedir konuşmayan bir sesin nasıl çıkabileceği üzerine çok düşündüm.
A. Eroğlu: Annenin yaşadığı bilinçli susma halinin kırılma noktası. Adeta kabuğundan çıktığını düşündüğüm bir sahne var. Bu sahneyi detaylandıramayacağım, belki izleyenler için ipucu olacağı için. Ancak bu sahneyi çekerken tüylerimin diken diken olduğunu hatırlıyorum. Günün yarısına geldiğimde işimi bitirmiştim ama o sahnenin ağırlığıyla eve döndüm. İzlediğinizde bu hissimi anlayacaksınız.
HELLO!: Filmde anne-kızı oynuyorsunuz. ‘Menajerimi Ara’dan sonra anne-kızı oynamak, yıllar sonra yeniden aynı projede buluşmak nasıl bir deneyim oldu?
A. Eroğlu: Birlikte oynamayı çok özlediğimiz kesin. Canan’a hem bir oyuncu hem kendi personası üzerinden zaten hayrandım ve bir kere daha farklı bir karakterle bu deneyimi paylaşmak olağanüstüydü benim için. Bir projeyi Canan kabul ettiyse gerçekten bir şey bulduğu içindir. Oynadığı her karakteri sahiplenen bir arkadaş, dost benim için. Yine bin kere olsa, bin kere “Evet” derim.
C. Ergüder: ‘Menajerimi Ara’da zaten bir çeşit anne-kız ilişkimiz vardı. Yani zaman içinde böyle bir ilişkiye evrilmişti. Yıllar sonra buruk bir anne-kız ilişkisini gösterdik. Ben Ahsen’le her zaman oynarım. Onun o saydam ruhu, bir oyuncu partnerde bulabileceğim en güzel hediye.

HELLO!: Mezuniyet projesi olarak başladığın bu film, bugün senin için ne ifade ediyor? Kariyerinde nasıl bir yerde duruyor?
S. Erbaş: Bugün benim için hayal ettiğimden bile güzel bir noktada. Yolculuğunun devamına heyecanla eşlik ediyorum. Kariyerim için harika bir başlangıç olduğuna inanıyorum. Benim için çok öğretici ve geliştiriciydi. Bu iki yıl içinde onunla beraber büyüdüm. Kariyerimde ne istediğimi daha iyi bilmemi sağlayarak ayağımı yere daha sağlam bastırdı diyebilirim.
HELLO!: ‘Sükût’ sizin için tek bir cümleyle neyi anlatıyor?
C. Ergüder: Bazen dünyamız o kadar kaotiktir ki derin bir sessizliğin içinde ancak kendimizi duyabiliriz.
A. Eroğlu: “Acı suskunlukların üzerinden neyi atlatırsan atlat gerçeklerin üzerini örtmeye yetmiyor” demek geldi içimden.
HELLO!: Bu film size hayatla ilgili neyi yeniden düşündürdü?
A. Eroğlu: Bu hayatta sahip olduğum değerleri, yaşananların hiçbirinin tesadüf olmadığını, kişisel tercihlerin sadece senin hayatına yön vermeyeceği gerçeği. Düşünerek konuşmanın, susmanın büyük sonuçlar doğurabilir olduğunu. Biz günlük yaşamda ne zaman bunları düşünüyoruz ki. İşte geri dönülmez sonuçlar insana bunları öğretiyor. Bu film bunu bir kere daha hatırlatmış oldu.
C. Ergüder: İnsanın en büyük düşmanının hep kendisi olduğunu düşündürdü.
HELLO!: Anlatılan hikayenin izleyiciye en çok hangi duyguyu geçirmesini umuyorsunuz?
C. Ergüder: Ertelemenin boşa bir çaba olduğunun; yani göz ardı ettiğimiz her sorunla bir gün yüzleşmek zorunda kalacağımızın geçmesini umuyorum.
HELLO!: Bir yönetmen olarak kendi oynadığın sahneleri yönetmek zor oluyor mu? O anlarda kendine karşı ne kadar acımasızsın?
S. Erbaş: Kesinlikle zor oluyor. Hatta şu anda ‘çılgınlık’ olarak nitelendiriyorum. İnsan kendine karşı daha acımasız olmaya meyilli ister istemez. Bu iş özelinde de başlangıçta böyleydi. Ama bu sürecin bana öğrettiği en büyük güzelliklerden biri de hata yapma özgürlüğü. Bu özgürlüğün, oyuncuyu serbest kılarak içindeki ateşi çıkarabildiğine inanıyorum. Deneyimim ve rol arkadaşlarımla etkileşimim sayesinde edindiğim bu farkındalık, sette de bir noktadan sonra bu özgürlüğü tatmamı sağlayarak kendime karşı acımasızlığımı ortadan kaldırdı.

HELLO!: Film aile sırları ve sessizlik teması üzerine kurulu. Senin için ‘sükût’ kavramı neyi temsil ediyor?
S. Erbaş: Sessizlik, insan için en büyük yaraların kaynağı oluyor genelde. Ya da yaraların daha derinleşmesinin sebebi oluyor. Ayrıca her sessizlik eninde sonunda bir yüzleşmeyi de kaçınılmaz kılıyor. ‘Sükût’ kavramı benim için tam bu noktada duruyor. Bu filmde de sessizliğin yine bir sessizlik ile cezalandırıldığı bir atmosfer içerisinde, bu kavramın bir aileyi hem dağıtan hem de yeniden bir araya getiren sebep olmasına şahitlik ediyoruz aslında.
HELLO!: Konuk oyuncu olarak Merve Dizdar var. Onun sete getirdiği enerji nasıldı?
A. Eroğlu: Benim Merve’yle sahnem olmadı maalesef. Sadece okuma provasında bir aradaydık. Ama sete, ekibe ve tüm oyunculara enerji ve samimiyet getirdiğine çok eminim.
C. Ergüder: Ben de maalesef Merve Dizdar’la aynı sette bulunamadım; çünkü aynı sahnede oynamadık. Fakat ilk okumada gördüğüm insan; disiplinli, enerjik, ilkeli ama rahat ve gönlü geniş bir insandı. Böyle bir insan tahminimce sette de kendini böyle taşır ve herhalde onunla çalışmak tadına doyum olmaz bir deneyim olur.
HELLO!: Serhan, ilk filmin olmasına rağmen projen festival seçkilerinde yer aldı. Festival yolculuğu senin için nasıl bir deneyim oldu?
S. Erbaş: Benim için tarifsiz bir deneyimdi. Bu yola çıkarken izleyicinin kalbinde uyandırmak istediğim belli hisler, vermeyi amaçladığım belli mesajlar vardı. Festival seyircisinden aldığım yorumların tam da hedeflediğim yere işaret ediyor olduğunu görmek inanılmaz bir gurur. Tüm çabanın değdiğini hissettiren çok kıymetli bir şey bu. Yolculuğumuza eşlik eden her kalp, işimizi daha da zenginleştiriyor.
HELLO!: Hepiniz ayrı ayrı çok kıymetli oyuncularsınız. Mesleğiniz adına birbirinizden öğrendiğiniz şeyler oldu mu sette?
A. Eroğlu: Bence zaten daha önce birlikte çalıştığımız için, bu projede hiç oynamadığımız oyuncularla, yönetmenle bir arada olmak esas en büyük deneyim. İçinde bulunduğun şartlarla yeni bir harita belirleyip, çözüm bulup uyum yakalamak.
C. Ergüder: İnsanın saygı duyduğu, beraber eğlenebildiği, güvenilir bulduğu insanlarla çalışması öğrenmenin kapısını her zaman açık bırakıyor. Çünkü egolar daha geri planda kalabiliyor. Spesifik olarak bir şey öğrendim diyemem ama eminim çok şey öğrendim. İnsan kendinden gençlerle çalışınca otomatik olarak yeni gelen jenerasyonla ilgili zaten çok şey öğreniyor.

HELLO!: Bir oyuncu olarak bu projede kendinizle ilgili yeni bir şey keşfettiğinizi düşünüyor musunuz?
C. Ergüder: Hayır. Pek yeni bir şey keşfettiğimi düşünmüyorum. Sadece böyle kısa film ve öğrenci projelerine değer vermenin önemli olduğunu düşünüyorum.
A. Eroğlu: Bu proje özelinde çok kısa bir çalışma programına sahip olduğum için; ekiple uzun uzun sohbetler, günlerce süren çalışma dinamiğimiz olamadı maalesef.
HELLO!: Film aile, geçmiş ve sessizlik gibi güçlü temalar etrafında şekilleniyor. Sizce hikayenin izleyiciye sorduğu en büyük soru ne?
A. Eroğlu: Pişmanlığı; sığındığımızı sandığımız sessizlik çözebilecek mi sorusunun altını çok net bir şekilde çiziyor film. İstismar konusuna dair aşina olduğumuz bir sessizlik. Bu suskunluğu bozmak için birçok insan, kuruluş mücadele verse de bunu yaşayan ailelerin tam olarak neler hissettiğini anlamak oldukça zor. İzleyiciyi empati kurmaya davet eden, her karakterin kendince adaletli olduğu bu hikayede gerçek adaletin ne olduğunu sordurttuğunu düşünüyorum.
C. Ergüder: Geçmiş yaralar ne şekilde kapanır ve bunun içinde kendimizi affetmek mümkün mü?
HELLO!: Film, festival seçkilerinde de yer aldı. Oyuncu için bir filmi festivalde izleyiciyle buluşturmak nasıl bir duygu?
C. Ergüder: Bence bir filmin, festival yolculuğu olması çok önemli. Sadece festival seyircisine ve dolayısıyla başka seyircilere ulaşması açısından değil ama. Özellikle geleceğin yönetmenlerinin, geleceğin film çalışanlarının, senaristlerinin önlerini açması, onlara gösterilen ilginin geleceğe yönelik motivasyonlarına güç katması açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum.
A. Eroğlu: Set takvimimden dolayı festivalde ekip arkadaşlarıma eşlik edemedim. Orada olmayı ne kadar istemiş olsam da…
HELLO!: Festival seyircisinin tepkisini görmek oyunculuk deneyiminizi nasıl etkiliyor?
A. Eroğlu: Seyircinin filmi öylesine değil, bir seçim olarak gelip izlemesinin; filme dair ipuçlarını görmesine, filmin temasını daha iyi anlamasına yardımcı olduğunu düşünüyorum.
C. Ergüder: Ben burada festival seyircisi ile festival camiasını ayırt edemiyorum. Bir festivalde barınabilmiş olmak oyuncular için de çok önemli. Geleceğin ve şimdinin içinde inanılmaz çabalarla var olmaya çalışan meslektaşlarım, yönetmenler ve senaristlerin arasında global takdir görmek bu iş için hissettiğim şevki çok öne süren bir şey.

HELLO!: Filmin yönetmeni Serhan Erbaş henüz çok genç ve üstelik bu, onun mezuniyet projesi. Projeyi kabul ederken bu sizde daha çok bir cesaret mi yoksa tereddüt mü yarattı? Bu kadar genç ve mesleğinin başında bir yönetmenle çalışmak nasıldı? Onun çalışma yöntemi hakkında sizi en çok etkileyen şey ne oldu?
C. Ergüder: Öncelikle ben her zaman, vaktim varsa ve senaryoda beni etkileyen bir şey bulduysam genç yönetmen adaylarının ve kısa filmlerinin desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden, senaryoyu okuduktan ve Serhan’la filmi hakkında öngördüğü yolculuğu üzerine konuştuktan sonra hiç tereddüt hissetmedim ve desteklemek istedim. Beni Serhan’ın azmi ve kendini çevrelediği çalışma arkadaşlarının da kendisiyle aynı dili konuşuyor olmaları çok etkiledi. Hatta sette onların jenerasyonunun gerçekten faklı bir yapısı olduğunu gördüm.
A. Eroğlu: Serhan, yaşına göre ne yapmak istediğini iyi bilen bir yönetmen. Onun kadar ne yapmak istediğinden emin olan yönetmen görmek oyuncunun şansı oluyor açıkçası, Serhan aynı zamanda oyuncu da. O yüzden ben sette kendisiyle iletişimimizin iyi geliştiğini düşünüyorum. Hem bir oyuncu arkadaşı olarak hem yönetmen olarak setteki alışverişimiz eksiksizdi.
HELLO!: Serhan, kısa film formatı sana anlatım açısından nasıl bir özgürlük sağladı?
S. Erbaş: Kısa film, kısa zamanda en etkili şeyi söylemen gereken bir format. Bir uzun metraja nazaran seyirciyi çok daha hızlı yakalaman ve hikayeni aktarman gerekiyor. Bence yönetmene kattığı özgürlük, genelde olay yerine durum hikayesi ele alıp tek bir fikre yoğunlaştırabilmesi. Ama ben bu avantajından yararlanmak yerine aksine risk aldığımı düşünüyorum. Çünkü ‘Sükût’, çok katmanlı karakterlerin bir arada buluştuğu bir olay hikayesi. Haliyle tek bir fikri değil, birçok komplike durumu içinde barındırıyor. Bence tüm kadro olarak bizi işe dair heyecanlı kılan da aldığı bu risk ve alışılmışın dışında olan anlatım biçimi. Aslında uzun metraja daha yatkın olan bir hikayeyi oldukça kısa bir sürede seyirciyle paylaşıyoruz. Kim bilir, belki bir gün bu hikayeyi uzun metraj olarak da izleyebiliriz. Bence daha anlatacağı çok şey var. Neden olmasın?
HELLO!: Kariyerinle ilgili en büyük hayalin ne?
S. Erbaş: Hayal kurarken çıtayı yükseltmeyi seviyorum. Bu hayallerin hedef haline gelip gerçeğe dönüşmesinde de ‘Sükût’ benim için muazzam bir örnek. Haliyle kariyerimin devamı için de aynı motivasyonu taşıyorum. Hikaye anlatıcılığının en sevdiğim yanı oyunculuk. Çünkü burası kendimi en ait hissettiğim ve en güçlü bulduğum yer. Aslında bundan sonrası için tamamen buna adanmış bir noktadayım. Son iki yılda kendimi tamamen bu alandaki gelişimime odakladım. Bu kadar tutkuyla bağlı olduğum bir işe dair en büyük hayalim de performanslarıyla akıllara kazınmış ve ‘oyunculuk’ dendiğinde akla ilk gelen aktörler arasına ismimi yazdırmak diyebilirim.

HELLO!: Oyunculuk kariyerinizde kısa filmlerin özel bir yeri var mı?
C. Ergüder: Ben en iyi arkadaşımın çektiği kısa film sayesinde ‘Bıçak Sırtı’ dizisi için aranan oyuncular arasına girebildim. Elbette kısa filmlerin hayatımda özel bir yeri var. Hepimizin kamera önünde deneyim kazandığı yer kısa filmler.
A. Eroğlu: Kısa, orta veya uzun metraj fark etmez... Anlatılmak istenenle, oynayacağım karakterle ilgileniyorum daha çok.
HELLO!: Bir karaktere hazırlanırken kişisel bir ritüeliniz var mı?
C. Ergüder: Özel bir ritüelim yok. Her karakterle, beynimin ve hayat deneyimlerimin farklı tünellerine dalıyorum. Oralarda neyden esinleniyorsam onu kullanıyorum.
A. Eroğlu: Her karakterin hazırlık süreci birbirinden farklı oluyor. Ritüel şeklinde bir çalışma biçimimden ziyade karakteri öğrenirkenki ihtiyaçlara göre uygun bir alan kovalıyorum desem daha doğru.
HELLO!: Set dışında sizi en çok besleyen şey nedir? Sinema, müzik, kitaplar, seyahat, belki sessizlik…
A. Eroğlu: Bolca sanat gezisi, sessizlik ve resim.
C. Ergüder: Beni bu aralar en çok besleyen şeyler hayatı oğlumun gözünden görmek, şarkı söylemek, sesimi kullanarak bir iş yapmak ve seyahat etmek.
HELLO!: Oyunculuk dışında sizi en çok heyecanlandıran yaratıcı alan nedir?
C. Ergüder: Oyunculuk dışında beni en çok heyecanlandıran yaratıcı alan sesimin engin yeteneklerini keşfetmek. Sesle iyileştirmek, şarkı söylemek, seslendirmek, sesimin katmanlarını keşfetmek. Ve bu yetenekleri işe dökebilmeye başlamak. Bundan sonsuz zevk alıyorum.
A. Eroğlu: Evde kendi kendime gümüş takı yapmaya başladım. Resim yapmıyorsam onunla çok zaman harcıyorum. Gümüşün erimesi, tasarımı, mum çalışması... O kadar keyif alıyorum ki, özlüyorum yapamadığım zaman.
HELLO!: Sekiz yaşında bir oğlunuz var. Hem yoğun bir oyunculuk kariyerine sahip olmak hem de Demir’e annelik yapmak... Bu iki rol arasında denge kurmayı nasıl başarıyorsunuz?
C. Ergüder: Demir’in doğmasıyla ilk sene çalışmadım. İki yaşına kadar da vaktimi alacak hiçbir işte yer almadım. Sonraki sene iş kabul etsem de bu sefer sağlık sorunları sebebiyle bir süre çalışmadım; ama çalıştığım dönem yoğundum ve eve pek vakit ayıramıyordum. Sonra kabul ettiğim işleri dikkatli seçtim. Başrol olmayan ama etkisi, bir şekilde çarpıcılığı olan karakterler oynadım. Böylece sette geçirdiğim süre de daha az oluyordu. Şimdiyse dijital projeleri veya filmleri elbette çok istiyorum; çünkü onların çalışma şekli daha ev hayatıyla sürdürülebilir. Tiyatro ve konserlerle sahnede kurtlarımı döküyorum. Ana akım televizyonda da güzel bir iş gelirse kendi kriter ve ihtiyaçlarıma göre değerlendiriyorum.
HELLO!: Annelik oyunculuğunuzu, hayata bakışınızı ve hatta sizi değiştirdi mi?
C. Ergüder: Nasıl değiştirmesin. Hayatta yaptığım, yapabileceğim en zor şey annelik. Başka bir bireyden sorumlu olmak çok ağır bir yük. Hayatınıza getirdiği güzellikler sonsuz ama kendinizi sürekli bir elekten geçirdiğinizi düşünün. Sürekli yapılandırmanız gerek. Ona en iyi olabilecek versiyonunuzu göstermek zorundasınız ama işte her zaman mümkün olmuyor. Bu da beraberinde suçluluk, kendi geçmişinize bakmayı ve kendinizi tekrar eğitmeyi getiriyor. Zor mu çok zor; ama oğlumun olmadığı bir hayatı da asla düşünemem. Hayatım her açıdan derinleşti ve bu, tabii ki her şeye sirayet ediyor.

HELLO!: Eşiniz Kenan Ece de oyuncu. Aynı mesleği paylaşan bir çift olarak birbirinizin kariyerine nasıl destek oluyorsunuz? Evde ‘oyuncu anne-baba’ olmak bazen eğlenceli anlara da dönüşüyor mu?
C. Ergüder: Elbette. Demir müthiş bir Canan-Kenan karışımı. Dolayısıyla onun içindeki oyuncuyu kesinlikle görebiliyoruz. Yaptığımız mesleklerin o dönemki ihtiyacına göre olabildiğince önceden birbirimize programlarımızı söylüyoruz. Bizim yapamayacağımız şeyler olacaksa ailelerimizden destek alıyoruz.
HELLO!: 2017’den bu yana evlisiniz. Uzun soluklu bir ilişkide aşkı ve sevgiyi canlı tutmanın yolu nedir sizce? Kenan Ece ile ilişkinizi güçlü tutan şeyler neler?
C. Ergüder: Bu konuda hiçbir şekilde eksper olduğumu iddia edemem. Ama Kenan’la beraber bugüne kadar birlikte yaşamı karşıladık. İnsan olmak gerçekten çok zor. Beraber yaşayan iki insan olmak daha da zor. Hayat çeşitli zorluklar atıyor üstünüze. Bunları her iki insanın aynı gustoyla göğüslemesi zor oluyor. Bence uzun soluklu ilişkilerde en önemli faktör iyi arkadaş kalabilmek, farklılıklarımızı olduğu gibi kabul edebilmek, şefkat ve saygıyı bir an için unutmamak en önemli kriterler. Bunlar varsa ilişkiler ayakta kalabiliyor.
HELLO!: Ahsen, takı yapmaya nasıl başladın? Senin için bir hobi mi, yoksa ileride büyütmek istediğin bir alan mı?
A. Eroğlu: Belki daha sonra büyüyebilir ama şimdilik araştırma, pratik yapma ve çeşitli teknikler öğrenme peşindeyim. Gümüşü sadece takı olarak değil; sanatsal bir malzeme olarak görüyorum. Elimde olsa odamı, evimin tüm mobilyalarını gümüşe çeviririm.
HELLO!: Tasarladığın takılarda sana en çok ne ilham veriyor? Karakterler, insanlar, kültürler, ülkeler... Nelerden esinleniyorsun?
A. Eroğlu: Bugüne kadar ilgilendiğim alanların arasından en ‘fresh’ ama aynı zamanda en ‘darkside’ yönümü keşfediyorum diyebilirim. Daha çok İskandinav mobilyalara olan düşkünlüğüm beni buraya getirdi. O lambalar ve berjerler arasında krom bir obje beni delirtiyor. Sonra kendimi takı yaparken buldum. Evde bir o eksikti; çünkü bir atölye daha kurdum.
HELLO!: Çekimde kuzey ışıklarına gideceğini söylemiştin. Doğanın bu büyüleyici anına tanıklık etmek nasıldı? Böyle anlar hayatına ya da oyunculuğuna nasıl bir duygu katıyor?
A. Eroğlu: Maalesef hava şartları nedeniyle gidemedik ama gitseydim bana inanılmaz bir deneyim olacaktı.
HELLO!: Ardından da Paris planından bahsettin. Yeni şehirler keşfetmek sana neler katıyor? Seni dönüştürdüğünü düşündüğün oluyor mu? Favori ülken, şehrin ne mesela?
A. Eroğlu: Bu soruları da Paris uçağında cevaplıyorum zaten. Döndüğüm için içim buruk. Göremediğim sergiler oldu yine. İstediğim sergileri gezdiğimde her şeye olan hevesim başa sarıyor gibi oluyor. Mutlaka yeni bir fikir geliyor aklıma, hiç şaşmadı bugüne kadar. Önemli olan onu dönünce hayata geçirebilmek.
HELLO!: Biraz da moda ve güzellikten bahsedelim. Günlük stilinizi nasıl tanımlarsınız?
C. Ergüder: Anne üniformamla dolaşmaya sanırım biraz fazla alıştım ama rahat olmaya ihtiyacım var. Tayt, tişört, sweatshirt…
A. Eroğlu: Smart casual günlük stilim haline geldi ama her zamanki gibi spor giyimden vazgeçemiyorum. Bazen pijamalarla bir fırına inmek, ev terlikleriyle araç kullanmak vazgeçilmezim. Hele bir de uzun yoldaysam.
HELLO!: Güzellik rutininizde vazgeçilmez olan alışkanlıklarınız var mıdır?
A. Eroğlu: Yüzüme hızlı da olsa bir bakım yapmadan yattığımda, sabah cildimin nemini kaybettiğini öyle net hissediyorum ki. Günlük koşturmada su içmeyi unutmama bağlıyorum bunu. O yüzden mutlaka güvendiğim bir markanın gece-gündüz nemlendiricisini kullanıyorum. Gündüz güneş kremi kullanmayı aksatmıyorum. Ve tabii ki erken uyku + sıkı bir antrenman.
C. Ergüder: Ben yüzüme sürdüğüm şeylere dikkat ediyorum. Mutlaka yüzümü, içeriği sağlam ve iyi olan yağ veya kremlerle nemlendiriyorum. Makyajımı artık daha sade tutuyorum; çünkü yüzde makyaj bolluğu görüntüme yaş ekliyor. Saçlarıma her hafta maske yapıyorum.
Benzer Haberler

Sanatsal duruş: Hikâyesi olan bir stil anlayışı

Modern zarafetin imzası kırmızı halıda: Nicole Kidman ve Elle Fanning'in stil görünümleri

The Drama prömiyerinde stil şov: Zendaya ve Robert Pattinson kırmızı halıda göz kamaştırdı









